“ Rabb’iniz Allah hakkındaki şu anlayışınız yok mu? İşte sizi o perişan etti. Bu yüzden hüsrâna düşenlerden oldunuz. Fussilet 41/22”
Kimdir o Allah hakkındaki anlayışı yüzünden perişan olanlar?
İnananlara sorarsanız, görmediğine inanmayan biz materyalistlerizdir.
İyi de bu büyük bir haksızlık değil mi? Normalde görmedikleri hiçbir şeye kendileri de inanmadıkları halde, söz konusu Allah olunca nasıl inanıyorlar? Hadi inanıyorlar, nasıl oluyor da bu gariplikten dolayı bir de anlayışlı ve cennetlik olmuş oluyorlar?
Hayır, bu hiç normal değil. Bu anlayış meselesinde bazı yanlışlıklar var ve tartışacağız. Nereden başlayalım? Örneğin, bin beş yüz yıldır cahil ve anlayışsız olmakla suçladığımız Mekke’nin cahilleri olabilir mi?
***
Ebu Hüreyre’nin Peygamberden işittiği bir söz var,
“ Amr, Huzaa kabilesinin büyük babasıdır ve ben Amr’ı Cehennemde bağırsaklarını sürükler bir halde gördüm. Çünkü o, develeri salma adak yapanların önderi idi.” 1
Peygamberin cehennemde sürünen bağırsaklarla ne anlatmak istediğini henüz bilmiyorum ama, söz ettiği Amr önceki putperest dönemin ileri gelenlerindendir ve tanıyabilmek için biraz gerilere gitmek gerekiyor.
Anlatan Peygamber yine bizzat kendisidir;
“ Haz. İbrahim, eşi Sara’nın kıskanıp istememesi üzerine Haceri ve oğlu İsmail’i Filistin’den alıp bugünkü Mekke şehrinin olduğu vadiye getirdi. O zamanlar ne Kabe vardı, ne de Mekke şehri. Onları biraz yiyecek ve biraz su ile şimdi Kabe’nin bulunduğu yerde büyük bir ağacın altına bıraktı. Ayrılırken Hacer sordu,
- Bizi burada bırakıp gitmen Allah’ın emri midir? İbrahim,
- Evet, dedi. Hacer,
- Öyle ise Allah bizi korur! dedi.
İbrahim gittikten bir süre sonra Hacerin yanındaki yiyecek ve su bitti. Hava çok sıcaktı ve çocuk ağlamaya başlamıştı. Hacer biraz su veya su isteyebileceği bir insan bulmak ümidiyle, çocuğu bırakıp biraz ilerdeki Safa tepesine çıktı. Etrafa bakındı, hiç kimse yoktu. Tepeden inip koşarak vadiyi geçti ve Merve tepesine geldi. Tekrar çevresine bakındı. Yine kimseleri göremedi. Bu telaşlı geliş gidiş yedi defa tekrar etti. Merve’ye yedinci çıkışında, oğlu İsmailin yanında topuğu ile toprağı kazan bir melek gördü. Melek toprağı atıp zemzem suyunu çıkardı. Hacer içti, çocuğunu emzirdi. Bu sıralarda Keda dağı üzerinden gelip yakınlarda konaklayan bir yolcu kafilesi, yakınlarda döne döne uçan kuşları görünce meraklanıp gözcü gönderdiler. Daha önceleri su bulunmadığını bildikleri bu yerde su bulunduğunu görünce, orada yerleşmek için Hacerden izin istediler. Hacerin istediği de esasen bu idi. İzin verdi. Böylece Cürhümiler Mekke civarına yerleştiler. İsmail büyürken, Cürhümilerden Arapça öğrendi ve gençlik çağına gelince onlardan bir kızla evlendi. Hacer 90 yaşında öldü ve Kabe yakınlarındaki Hicr’e defnedildi. İbrahim ise sık sık gelip kendilerini yokluyordu. Bir gelişinde oğluna,
- İsmail, Allah bana büyük bir iş emretti. Şu tepede bir ev inşa edeceğiz ve sen bana yardım edeceksin, dedi.
Baba oğul böylece Kabe’yi inşa ettiler. İsmail taş getirir, İbrahim’se örerdi. Binanın duvarları biraz yükselince, İbrahim Ebu Kubeys dağından getirdiği bir kara taşı, bir işaret olarak köşeye koydu ve üzerini örmeye devam etti. Yapı bitince,
- Ey Rabb’imiz! Emrin üzerine, yardımınla yaptığımız şu hayırlı işimizi bizden kabul buyur. Şüphesiz sen dualarımızı çok iyi duyar ve niyetlerimizi çok iyi bilirsin, diyerek dua ettiler.
İbrahim daha sonra, şimdi Makam-ı İbrahim olarak bilinen ve iskele olarak kullandığı taşın üzerine çıkıp dört bir yana doğru,
- Ey insanlar! Rabb’iniz bir ev inşa edilmesini ve o evi ziyaret etmenizi istedi. Rabb’inizin bu davetine uyunuz! diye bağırdı.
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin