Son peygamberin oldukça yorucu ve üzüntülerle dolu bir yaşam sürdüğünü biliyoruz. Yaşadığı bu üzüntülerden biri, İslam tarihinde ifk hadisesi olarak bilinir. İfk, Arap dilinde iftira demektir. Aşağıda göreceğiniz gibi, maksadım lüzumsuz ve münasebetsiz bir hatıra anlatmak değil. Bu hatıranın Haz. Cebrail ve nefsimiz ile ilgili önemli bilgiler içerdiğini düşünüyorum.
Başından geçenleri Haz. Ayşe kendisi anlatıyor,
“ Peygamber sefere çıktığı zamanlarda eşlerinden birini de yanına alır, bunun için de aralarında kura çekerdi. Mustalık oğulları seferine çıkılacağı zaman da kurada benim ismim çıkmış ve Peygamber ile beraber sefere çıkmıştım. Bu sefer, örtünme ayeti indirildikten sonra idi. Ben deve üzerine konulan kapalı bir bölmede seyahat eder, konak yerlerinde yine bu bölme içinde indirilirdim. Sefer bitip de geri dönerken, Medine’ye yaklaştığımız bir yerde mola verdik. Gecenin bir kısmını orada geçirdik. Sabaha karşı hareket emri verildiği sırada ben tuvalet ihtiyacı ile ordudan uzakça bir yere gittim. Geri dönüp devemin yanına geldiğimde, Yemen boncuğundan yapılmış kolyemi kaybettiğimi anladım. Tekrar geri dönüp alaca karanlıkta kolyemi aramaya koyuldum. Ben geri dönmedikçe ordunun hareket etmeyeceğini biliyordum. Ne var ki bana hizmet edenler, mahfeye girdiğimi zannederek deveye yüklemişler ve ordu hareket etmiş. O günlerde kadınlar az yedikleri için kilolu değillerdi. Ben ise zaten küçük yaşta bir kadındım. Bu nedenle, mahfeyi yüklerken içinde olmadığımı fark edememişler. Kolyemi bulup da ordugâha geldiğimde kimseyi göremeyince gittiklerini anladım. Yokluğumu fark ettiklerinde geri dönüp arayacaklarını düşünerek olduğum yerde beklemeye başladım. Bu sırada uyumuşum.
Güneş doğarken ordunun artçı kuvvetlerinden Safvan bulunduğum yere gelmiş ve beni fark etmiş. Onun, - Hepimiz Allah’tan geldik ve yine Ona döneceğiz! diyen sesiyle uyandım. Sonra devesini çöktürdü ve ben bindim. Sonra Safvan önde deveyi çekerek yürüdü. Nihayet öğle sıcağında orduya yetiştik.
Medine’ye vardığımızda hastalandım. Meğer ben hasta yatarken halk arasında da iftira dedikoduları dolaşmakta imiş. Önceleri haberim yoktu. Fakat Peygamberin diğer rahatsızlıklarımda gösterdiği şefkat ve ilgiyi bu hastalığımda göstermediğini fark etmiştim. Odaya girdiğinde yalnızca selam veriyor ve adımı anmadan, hastamız nasıldır? demekle yetiniyordu.
Bir gece Mistah’ın annesi Selma ile birlikte evlerin uzağında, Menası denen bir yere tuvalete çıkmıştık. O günlerde evlerin yanında hela yapmak henüz âdet değildi ve ihtiyaçlarımızı geceden geceye gidermeye çalışırdık. Yolda Selma’nın ayağı takıldı ve düştü. Âdet olduğu üzere, kahrolsun demek yerine Mistah kahrolsun, diyerek oğluna beddua etti. Oğluna niçin beddua ettiğini sorduğumda ise, - Ortada dolaşan dedikoduları duymadın mı? diyerek olan biteni anlattı. Bunun üzerine sanki hastalığım bir kat daha arttı. Eve döndüğümüzde Peygamber içeri gelip selam verdi ve, - Hastamız nasıllar? diye sordu. Ben de kendisine, - Ey Allah’ın resulü, babamın evine gitmem için bana izin veriniz, dedim. Annem ve babamla bu konu hakkında konuşmak istiyordum. Peygamber izin verdi. Baba evine geldiğimde anneme, - Halk arasında konuşulan bu dedikodular nedir? diye sordum. Annem, - Kızım kendini üzme. Senin gibi güzel ve sevilen bir insanın düşmanı olmaması pek nadirdir, dedi. O gece sabaha kadar gözümün yaşı dinmedi ve uyuyamadım.
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin