Dede, peşinizde yirmi yılımı verdim. Hele siz daha da fazla, altmış yıl. Niçin? Herkesin bizden daha iyi bildiği bir şeyi öğrenmek için mi? Size, bana ve şu insanlarımıza yazık değil mi? Hadi biz bilmiyoruz, bizi yönetenler niye bilmiyor? Biliyorlarsa niye söylemiyorlar?
Hani biz son dindik, hani bizden üstünü yoktu! En eski bilgi kaynağı Mısır’a ve Mezopotamya’ya daha yakın olduğumuz halde bu zavallı cahilliğe düşmemizin sebebi nedir? Yoksa söylendiği gibi Son Peygamber Haz. Muhammet, bu zavallılığımızı fark edip bizi medeniyete yetiştirmeye çalışan fedakar ve akıllı bir insandan başka bir şey değil miydi?
Beş saatlik bir çöküş sürecinden sonra kendimi topladım. Hayır! Siz aldanmış olabilirdiniz, ben de öyle. Hâttâ arkamızdaki milyonlarca Müslüman’ın yanılmış olması da mümkündü. Ancak, tanıdığım Son Peygamberin yanılması imkansız gibidir. Şu halde bizi onlardan ayıran bir özelliğimiz olmalıydı, unuttuğum ya da bilmediğim. Yıllar önce tavsiye ettiğiniz gibi, üzüntüler içinde yine ona gittim. Hayır, bu defa Hira mağarasında değildi. Onu herkesin uykuda olduğu, gecenin oldukça geç bir saatinde mescidin bahçesinde buldum. Yıldızlı gök kubbenin altında mescidin duvarına yaslanıp oturmuş ve başı önüne eğik. Ne yapıyor, neler düşünüyordu bilmem ama geldiğimi duydu,
- Hoş geldin, nereden geliyorsun?
Biliyorum, onların anlayışında ırka ve ülkeye yer yoktur.
-Yirmi birinci yüzyıldan geliyorum, dedim ve sonra olduğu gibi anlattım. İngilizleri, Japonları, kıyameti, hâttâ kendisi hakkındaki şüphelerimi ve sonra sordum,
- Hani biz son dindik, hani sen son peygamberdin, hani sen kimseyi aldatmazdın! Bin beş yüz yıldır arkandan yürümeye çalışıyoruz, ne kazandık? Bak işte herkes her şeyi bizden iyi biliyor, herkes bizden iyi yaşıyor.
Başını kaldırmadı,
- Sen buraya diğer dinler üzerinde yükselmek veya daha iyi yaşamak üzere mi gelmiştin? Bu terbiyede bencilliğe ve üstünlüğe yer olmadığını bilmiyor musun? O üstünlüğü veren Allah kendisidir. Üstelik ben zaten hiç bilinmeyen yeni şeyler söylediğimi iddia etmemiştim ki! Tüm peygamberlerin söylediğini bir kez daha söyledim, hepsi o kadar. Kaldı ki ben sizin olduğu kadar onların da peygamberi değil miydim?
- Şu halde bu ayrılık niçin? Niçin birimiz Yahudi de birimiz Hıristiyan, birimiz Budist de birimiz Müslüman? Neydi biz arkandan gelenlerin diğerlerinden farkı?
- Dininizin ismi ne olursa olsun, iş senin dediğin gibi olunca elbette kimsenin kimseden farkı yok! Ancak daha önce öğrendiğin halde unuttuğun bir şey var. Hak! Hayatım boyunca anlatmaya çalıştığım fark işte buydu. Kim hakkı bilir ve işlerse kurtulacak olan odur. Allah, hak sıfatı ile yarattığı suretlerin arasında yaşamaktadır ve siz onları, onlar da sizi sevmedikleri sürece hiç biriniz Allah’a kul olmuş olmayacaksınız. Ömer’e, beni kendinden çok sevmedikçe iman etmiş olmazsın derken, kendimi kast ettiğimi mi sanıyordun? 13
Durup düşündüm, evet haklı. Ben hakkı unutmuşum. Fakat yine de sanki bir eksiklik,
- Evet ama bir şey daha var! Hepimiz Allah diyoruz da, onlar Muhammet Allah’ın resulüdür demiyorlar. Büyüklerimiz de, Muhammet Allah’ın resulüdür demeyen cennete giremez diyorlar. 14
Loş karanlıkta yüzünü görmüyorum ama başı biraz daha öne eğildi,
- Evet, dedi. Büyükler doğru söylüyorlar. Muhammet’in resul olduğunu reddeden cennete giremez.
Büyük bir şaşkınlıkla sıçramışım. Tam itiraz etmek üzereyken devam etti;
- Muhammet kimdir? O ben miyim ki! Ben hiç ben olamadım ki, ben hep sizdim. Ben, resullüğüne şahitlik ettiğiniz Muhammetlerden sadece biriyim. Çünkü Muhammet beğenilen insan demektir ve kim mutlak varlığın farkına varıp minnet duyarsa Muhammet olur. Ben hep siz olduğum gibi, siz de hep Muhammet olmalısınız. Muhammet olmak, iyi insan olmak demektir. Şimdi bir daha düşün, Muhammet’in resul olduğunu inkar eden cennete girebilir mi? Daha önce İsa’ya yaptığınızı yapmayın, beni tanrılaştırmayın demiştim ama nedense hiç
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin