Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

80’li yılların başı, bir hafta sonu hanımla birlikte şöyle bir gezelim istiyoruz. Dedeyle nene de gelirler mi? Gelirlermiş. Nereye gidelim? Dede;
- Siz bilirsiniz, dedi. Ama Beykoz’a doğru giderseniz, vesileyle Yuşa hazretlerini de ziyaret etmiş oluruz. Sen hiç gittin mi?
Yuşa kim? Tanımıyorum ama belli etmedim,
- Hiç gitmedim, dedim. Gidelim.
Orman içinden kıvrılarak yükselen yarım saatlik asfalt bir yoldan sonra, pazar günü öğleye doğru Yuşa tepesine ulaştık. Yeşillikler içinde küçük bir Osmanlı camii ve yanında demir korkuluklarla çevrili bir kabir. Kabirle demir parmaklıklar arasında çoğu kadın ve çocuk bir insan seli. Kadınların başları örtülü ve ellerinde dua kitapları, sanki Kabe’de tavaf ediyorlar.
Dede önce camiye yöneldi, biz de arkasından. Namazdan sonra Dede önde biz arkada türbeye doğru yürüdük. Girerken uyardı;
- Biliyorsunuz kabirdekilerden bir şey istenmez, her şey Allah’tan istenir.
Parmaklıkların arasına girince fark ettim, büyük bir kabir. Oldukça büyük, tren vagonu kadar uzun ve geniş. Gerçi eski insanların çok uzun boylu olduklarını hep duyardım ama mezarlarını ilk kez görüyorum. Gerçekten bu kadar büyük müydüler acaba? Yok canım, hiç olur mu?
Sonra düşüncelerimden silkindim, hani yorum yoktu?
Dedeyle nene dua ederlerken, biz de hanımla bildiklerimizi okumaya başladık. Biliyorum, Yuşa’dan istenmez ama Allah’tan istenir. Ne isteyeyim?
Her şeyi biliyor da ne istediğimi mi bilmiyor? Eğer varsa kaçıp gizlenmesin, başka bir şey istemem.
Dönerken hanım merak etti, kim bu Yuşa dedikleri hazret? Caminin imamı hikayesini yazmış, kapıda satıyorlar.
***
“ Yuşa hazretleri Haz. Musa’nın kız kardeşinin oğludur. Kara yağız, orta boylu, iri gözlü, güzel yüzlü ve geniş göğüslü bir insan güzeli idi. Aşağı yukarı üç bin sene kadar önce yapılan bir savaşta Yuşa tepesi eteklerinde yaralanarak şehit olmuştur.
Yuşa aleyhisselamın kabrini, halen Beşiktaş’taki bir türbede medfun bulunan şeyh Yahya efendi bulmuştur. Şöyle ki,
Yavuz Sultan Selim Trabzon valisi iken, oğlu sultan Süleyman dünyaya gelir ve bir süt anne tutarlar. Şeyh Yahya efendi, işte bu süt annenin oğludur. Kırk sene kadar sonra Sultan Süleyman padişah olunca, Yahya efendi de büyük âlim ve tasavvuf ehli olur. Ve bir gün, padişah olan süt kardeşini ziyaret için İstanbul’a gelir. Kanuni süt kardeşi için biri Beşiktaş’ta kışlık, biri Anadolu kavağında yazlık olmak üzere iki dergah yaptırır.
Yahya efendi bir gün yazlığında iken, bir gece rüya görür. Rüyasında bir zat karşısına çıkar ve der ki,
- Ben Yuşa peygamberim ve şu karşı tepede yatıyorum, gel beni bul. Yahya efendi gitmez ve aynı rüyayı ikinci akşam bir daha görür,
- Neden gelmedin? Yarın gel beni ziyaret et!
Yahya efendi yine gitmez. Üçüncü gün aynı rüyayı bir daha görür ve bu defa azar işitir. Bunu üzerine müritleriyle birlikte tepeye çıkarak araştırmaya başlar. Nihayet oralarda koyunlarını otlatan bir çobana sorarlar,
- Buralarda olağanüstü bir şeyler gördün mü?
Çoban da Yahya efendiyi şimdi kabrin olduğu mevkie getirir ve şöyle der,
- Efendim, şu yeri görüyor musun? Üzeri yemyeşil ot olduğu halde koyunlar üzerine basmıyor, otunu yemiyor ve kenarından geçiyorlar.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş