***
Birkaç gün sonra bir akşam namazı sonrası, dağılan cemaatin arkasında kalan bir gölge kendisine doğru yaklaştı. Bu Zeyd değil mi? Eyvah, işte korktuğu başına geliyor.
- Ya Resulallah, Zeynebi boşadım. Ama üzülme, zaten o beni değil hep seni sevmişti.
Zeyd sessizce uzaklaşırken, kaldığı ağırlığın altında artık ezildiğini hissediyor. Başı ellerinin arasında mescit duvarının dibine çöktü. Allah’ım bana yardım et!
Neden sonra içeri girip bir köşeye büzüldü. Gecenin bir yarısı ve hayalinde Haz. Musa. Keskin bakışlarını Peygambere dikmiş haykırıyor;
- Bir Peygamber asla bir şey saklayamaz, asla yalan söyleyemez!
Son Peygamber şaşkın, çaresiz. Evet ama şimdi ben bunu onlara nasıl söylerim?
Hep başkaları için okuduğu Kuran bu defa kendi imdadına yetişiyor,
“ Onların sahip oldukları şu din anlayışı seni şaşırtmasın, üzmesin. Atalarının inandığı gibi inanıyorlar, hepsi bu! Ancak biz onların neyi, niçin, nasıl yaptıklarını biliyoruz ve yaptıklarının karşılığını tam olarak vereceğiz. Şu halde sen emredildiği gibi dosdoğru ol. Seninle birlikte olanlar da! Hud 11/109”
Dosdoğru ha! Dosdoğru söylenecek ne var ki?
“ Hani sen Allah’ın İslam’la şereflendirdiği, senin de evlat edinerek iyilik ettiğin kimseye, hanımını boşama, Allah’tan kork diyordun. Halbuki kalbinde bir sır saklıyordun ve Allah onu açığa çıkaracaktı. Sen insanlardan çekiniyordun, oysa ki çekinmeye ancak Allah layıktır. Ahzap 33/37”
Evet, sakladığı bir gerçek işte açığa çıktı. Çıplak bir gerçek.
“ Zeyd o kadından ayrılınca onu sana nikahladık ki, evlatlıklar eşlerinden ayrıldıklarında müminler o kadınlarla evlenebilsin. Zaten Allah’ın emri yerine getirilmiştir. Ahzap 33/37”
Biraz sakinleştikten sonra ayeti bir daha mırıldandı, sonra bir daha! Ne biçim ayet bu? Koskoca Cebrail getire getire bunu mu getirdi?
Cebrail’i hatırlayınca dudaklarında acı bir tebessüm beliriyor. Doğru ya, bunda Cebrail’in ne suçu var? Bu ayetin aslı aşk ülkesindeki Refref’te saklı ve Cebrail’in haberi bile yok. Garibim sadece durumu kurtarmaya çalışıyor.
Bilal’ın sesi sabah namazına çağırırken uyanıktı. Namazı kıldırırken düşünüyor, bu akşam gelen ayetleri okusa mı? Hayır cesaret edemiyor, belki daha sonra. Namazdan sonra bitkin bir halde kuru otla doldurulmuş yatağa kendini attı. Belki hâlâ uyumak istemiyor ama, artık bedeni kendisini dinlemiyor.
Öğle namazından sonra mescitte kalmak istemedi. Gitmek, bir daha geri dönmemecesine gitmek istiyor. Nereye mi? Neresi olursa, ama uzaklardaki bu sessiz tepeleri seviyor. Zaten bir Ebu Bekir var kendini anlayan, bir de bu sessiz tepeler. Kaçar adımlarla mescitten uzaklaşmaya başladı.
Tepenin eteklerinde yorulduğunu hissedip küçük bir ağacın dibine çöküyor. Az ötesinde taze hayvan tezekleri ve üzerinde uçuşan sinekler. Sineklerin ikisi bir olmuş üst üste uçuyor, neden böyle üst üste uçuyorlar?
Düşünüyor. Evet aşk ilahidir, ama neden? Aşk işte bu sineklerde olduğu gibi bütün varlığa yayılmış bir sır değil mi? Kuşları, develeri ve hâttâ cansız nesneleri bile birbirine iten şey yaratılıştaki bu aşk duygusu değil mi? Onu insanda ilahi kılan nedir ki?
Birdenbire bir ses, omzuna dokunan bir el.
- Ya Resulallah, iyi misiniz?
Yavaşça omzuna dokunan elin sahibine doğru dönüyor, Zeyd!
Ne işi var burada?
- Kimseye görünmeden çıktığımı zannediyordum.
- Sanırım benden başka kimse görmedi.
- Beni izledin öyle mi?
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin