- Evet, sizi yalnız bırakmak istemedim.
Peygamber Zeyd’in sevgi dolu gözlerine bakarken acılar içinde,
- Zeyd, galiba ben bu günlerde hastayım, çok hastayım.
Zeyd sırtındaki küçük su tulumunu indirirken cevaplıyor,
- Hayır hayır! Hasta değilsiniz, sadece âşık oldunuz.
- Aşk mı?
- Evet aşk! Onu bize siz öğretmiştiniz, unuttunuz mu?
Zeyd’in sadakat dolu kara gözlerine bakarken Peygamberin yüreği burkuluyor. Sonra Kudüs’ten Kabe’ye döndüğü günler geliyor aklına.
“ Ey Muhammet! Biz senin yücelerden bir haber beklediğini görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, kitap sahipleri onun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. Bakara 2/144”
Evet, o zaman biliyordu, şimdi yaşıyor. Yüzünü çevirdiği Kabe varlığın kendisi, Allah’ın zahiri olan insandır. Sonra hayalindeki Zeynebe dönüyor;
Ey aşk! Seni tanımayan bir varlık ya cansız bir taştır, ya da duygusuz bir hayvan. Evet, aşktan ötede kimsenin görebileceği bir şey de yok!
Ama beni sen mi tutsak ettin? Hayır, böylesine bir aşk seninle sınırlı kalamaz. Aşkı ilahi kılan şey, onu tüm insanlığa ve varlığa yayabilmektir.
Sonra içini bir endişe sarıyor. Evet ama, ya kendisi öldükten sonra şeytan insanları yine Allah ile aldatmaya, gerçeği yok etmeye kalkarsa? Uzaklardaki küçük fakir kulübelere bakıyor. İnsanlar! Önüne gelenin itip kaktığı, efendilik taslayıp aşağıladığı insancıklar.
Kardeşi Süleyman’ı hatırlıyor;
“Rabb’im beni bağışla. Bana verdiğin bu hükümranlığı benden sonra kimseye nasip etme. Sad 38/29”
Evet, insanın insana üstünlük taslaması iğrenç, çok iğrenç. Allah adına, din adına yapıldığı zaman daha da iğrenç. Bu yüzden şu peygamberlik, yol göstericilik kelimelerini bile sevmiyor. İçindeki Allah’a dönüyor;
- Artık bu peygamberlik işine bir son vermelisin, öyle değil mi? Biliyorsun ben onlara âşığım ve artık onları benden fazla kimse sevemez. Son ver ki bu aşk artık hiç kaybolmasın, şeytan yeni yalanlarla kullarını aldatmasın. Bundan böyle hiç kimse onları hor hakir görmesin, koyun gibi gütmesin. Olmaz mı, olamaz mı?
Ağacın altında, sıcak kumlu toprağa kapandı;
“ Muhammet sizden kimsenin gerçek babası değildir. O Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi pekala biliyor. Ahzap 33/40”
***
Ertesi gün öğle namazından sonra dağılan cemaatin arasında Ayşe ve Hafsa gözüne ilişiyor. Göz ucuyla kendisini mi süzüyorlar ne? Birden yüreğinin daraldığını hissediyor. Hayır, bugünlerde bu iki kaplanla uğraşacak takati yok.
Sonra aklına geliyor, kendisini anlayan bir kadınla iki çift laf etse yüreği genişlemez miydi? Adımları kendiliğinden Sevde’nin odasına doğru yöneliyor. Sevde olgun, anlayışlı bir kadın ve bugünlerde ona çok ihtiyacı var.
Sen misin Sevde’ye giden? Zaten gergin olan ortam büsbütün geriliyor. Kadınlar arasında, özellikle de Ayşe’nin başını çektiği bir uğultu bir isyan! Son Peygamber alınıyor, bu denli şikayete sebep olacak ne yaptı ki?
“ Onlardan dilediğinden bir süre uzaklaşır, dilediğine de yaklaşırsın. Uzaklaştığın hanımlarından arzu ettiğine tekrar yaklaşmanda senin üzerine bir günah yoktur. Gönülde saklı eğilimleri ise ancak Allah bilir. Çünkü Allah, gizli ve açık her gerçeği bilendir. Ahzap 33/51”
***
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin