Işığı söndürüp kanepeye uzandım. Karanlık bir salon, yalnızlık ve bir dolu keder. Bir kadeh içki olsa mıydı? Hayır bir kadeh yetmez, belki bir şişe. Belki o bile yetmez. Olsa içerdim, ama yok. Ben bu gece sadece gerçeğin acısını içebilirim. Acı ama gerçek, bu bir yıkılışın öyküsü.
Uzun bir süre sonra kalkıp kanepede oturdum, hayır uykum yok. Bu gece Peygamber de yok, hanım da yok, hiçbir şey yok.
Ey Allah! İşte sen, ben ve yarattığın gerçek baş başa kaldık. Söyle, yaşamı niçin bu kadar karmaşık yarattın? Hemingway’in dediği gibi, gerçek olamayacak kadar gerçek. Gerçekten bir imtihansa bu yaşadığımız, kabul et çok zor bir imtihan.
Rahmetin mi? Evet haklısın, belki de tek tesellimiz o. Peki ama kıyamete saklamak zorunda mısın, niçin şimdi olmasın? Verirsen sana hesap soracak olan mı var?
Nasıl? Olabilir mi dedin, ne mi istiyorum? Ne istediğimi senden iyi kim bilebilir ki? Peygamberini kaybettik ve Peygamber olmayınca çok şey eksik kalıyor. Onu kaybettiğimize yanmam, O olmayınca senin hakkında da şüpheye düşüyoruz. Ben bir Muhammet değilim ki savunabileyim! Af edersin öyle demek istemedim, elbette senin savunulmaya ihtiyacın yok. Ben kendimi ve diğer insanları kast etmiştim.
Nasıl, Muhammet olup savunabilir miyim? Ancak Muhammet olursam anlarım öyle mi? Her soru hakkın içinde mi gizli? Ama hak gerçektir!
Aman Allah’ım, doğru ya! Ben bu hak denilen gerçeği neden bu kadar sık unutuyorum ki?
Sonra kalkıp ışıkları yaktım. Allah’ı hayal etmek peygamberleri hayal etmek kadar kolay değil. Ama artık ne yapacağımı biliyorum. Beni kahreden sır hakkın, yani gerçeğin içinde saklı.
Bilgisayarın karşısına oturdum. Bir ekran, biraz kitap ve sanki hiç bitmeyecek kelimelerin getirdiği bir bilgi. Çoğunu önceden biliyorum. Tek fark, Peygambere kırgınlığımı şimdilik sakladım ve onu hakkın içinde arayacağım.
***
Çalışma bitmek üzereyken sabah ezanı okunmaya başladı.
Durdum, bu bayram üç büyük dinin kutsal günü de aynı günlere rast geldi diyorlar. Şimdi Müslümanlar camilere, Yahudiler havralara, Hıristiyanlar kiliselere dolmaktadır. Önce dua ve ibadet edecekler, sonra bayram.
Ben mi? Hayır ben bu defa gitmeyeceğim, bayram da etmeyeceğim. Bugün benim ibadetim çalışmak, bayramım gerçektir.
Ezan biterken son tuşa dokundum, işte bitti. Oturduğum koltukta geriye doğru yaslandım, nerede o şeytan?
Her zaman o kendisi istediğinde gelirdi, bu defa ben çağırdım.
- Hey Şüphe, yanıma gel! Bana Muhammedi soruyordun ya? Evet, artık Muhammet’in de avukatıyım. Hani Davud’u doksan dokuz koyunla savunmuştum ya, şimdi Muhammet’i yüz koyunla savunacağım. Dinlemek ister misin?
***
“ 625 yılının Aralık ayı, Medine. Oldukça serin bir akşam namazı sonrası mescit dağılmış, herkes evine dönmekte. Peygamber oturduğu mihraptan henüz kalkmamış, gidenlerin arkasından bakıyor.
İşte Ömer, Ali, Sad, Talha. İşte Ebu Zer, Ubeyde, Zübeyr. Ya şu? Şu giden de Zeyd değil mi? Evet Zeyd, yanındaki de oğlu Üsame. Sırtları da ne kadar çıplak, inşallah üşütmezler. Evde yiyecek bir şeyleri var mı acaba? Dostu Ebu Bekir yanında ve sanki onunla birlikte hissediyor,
- Daldın!
- Evet. Zeyd’i ve Üsameyi düşünüyordum, çok yalnız kaldılar.
O akşam lokmalar boğazına diziliyor. Evet, onu evlendirmeli. Kim olabilir? Hayır o aklına gelen olmaz. Bu işlerde gelenekler de önemli. Zeyd kendi ailesinden sayılır ve kendi ailesine mensup biri, yine kendi ailesi ayarında bir kimseyle evlenmeli. Yoksa şerefsizlik sayarlar,
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin