Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Kim haber vermişti hatırlamıyorum ama, duydum ki Dede rahatsızmış. Ayaklarındaki mantar azmış, yürüyemiyormuş. Namazı bile zor kılar olmuş.
Eşimle beraber hatırını sormaya gittik. Önce göstermek istemedi ama ısrar edince çoraplarını çıkardı, parmak uçları sararmış bez parçaları ile sarılıydı. Sonra onları da çıkardı. Gerçekten de kötüydü, cılk yara içinde. Daha önce de birkaç kez olmuştu dedi, kendi bildiği ilaçlarla tedavi etmeye çalışıyormuş.
Bizde de olduğunu, son gittiğimiz doktorun verdiği ilaçların çok iyi geldiğini söyleyip hastaneye götürmek istedik. Yürüyecek halde değildi ve ayaklarının o hâliyle evden çıkmak istemedi.
Hiç olmazsa bir süre de bizim kullandığımız ilaçları kullansa! Buna razı oldu ve ilaçların parasını verdi.
Ertesi gün ilaçları alıp geldiğimizde, ilaçlamadan önce yaraları iyice temizlemek gerektiğini de, bu işi tek başına yapmasının zor olacağını da biliyordum. Çünkü hem eğilemez, hem de hasta gözleri zor görür. Yardım etmek istedim, peki dedi. Eğilip çalışmaya başladım.
Bu sırada eşim Dedeyle sohbet ediyor, akrabalardan bir hanımın rahatsızlığını anlatıyor. Ara sıra baygınlık geçiriyormuş ve doktor emar çekilecek demiş, kadıncağız çok korkuyormuş.
Bir yandan çalışıyor bir yandan düşünüyorum. Dede emarın ne olduğunu bilir mi acaba? Halbuki ben bilirim. Gerçekten sıkıcı. Ortada olan biten bir şey yok ama, insan diri diri mezara girmiş gibi oluyor. Lafa karışıp anlatmaya başladım. Camdan yapılmış büyük bir tüpe benzediğini, insanın dakikalarca hareketsiz yatmak zorunda olduğunu, sürekli bir takırtı sesi duyulurken bu sesin dışarıdaki bir ekranda görüntüye dönüştüğünü anlatıyor, anlatırken de adeta yeniden yaşıyorum. O heyecanla şöyle demişim;
- Dede neler yapıyorlar, insanın kıyamete inanası geliyor!
Cevap gelmeyince bir süre sonra başımı kaldırıp baktım. Fersiz gözbebekleri büyümüş, bakışları garip bir heyecan içinde. Sanki avının üzerine sıçramaya hazırlanan yaşlı bir leopar. Gözlerindeki heyecanı saklamaya çalışan bir sesle;
- Yoksa! dedi, bu saate kadar inanmıyor muydun?
Başımı öne eğerken terlemeye başladığımı hissettim. Hay Allah, nasıl oldu da içimdeki şüphe dışarı vurdu!
İşimi bitirinceye kadar bir daha ağzımı açmadım. Eve dönerken hâlâ düşünüyorum, Dede ne demek istedi?
Biliyorum ki ne boş ne zamansız konuşmaz, niçin tam o anda? Niçin tam bilim ve teknolojinin inanılamaz başarılarını dile getirdiğim o anda?
Yoksa bir şeyler mi anlatmak istemişti?
Kıyamet dedikleri bilinmezliği, anlattığım işte bu hatıradan sonra çalışmaya başlamıştım. Doğrusu hiç de kolay bir iş değilmiş. Her yolun Roma’ya çıktığı gibi, her çaldığım kapı ruha çıkıyor.
Ruh deyip geçmeyin, felsefeyi bile perişan eden o değil mi?
Kuran bile;
“ Sana ruhtan soruyorlar. De ki, ruh Rabb’imin emrindendir. Bu hususta onlara pek az ilim verilmiştir. İsra 17 / 85” demiyor mu?
Dedenin ne anlatmak istediğini doğrusu çok iyi bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, insan kıyamet günü dirilecektir dediklerinde inanamıyorum da, bilim adamları bir ölüyü diriltti deseler hemen inanmaya hazır gibiyim. Her halde iman zayıflığından olsa gerek!
Galiba hatıraları ve ruhu bir yana koyup, kıyametle ilgili biraz başka şeyler çalışsam iyi olacak. Örneğin Âraf! Âraf, Kuran’dan bir suredir.
Ancak tam uzaklaşırken, düşüncelerin arkasında saklanan zayıf bir ses sitem ediyor;
- Gidiyorsun. Ne o, yoksa sende mi yenildin?
Bu felsefe olmalı, bilimlerin babası.
- Evet ama görüyorsun, ne yapabilirim!

Sayfalar: 1 2 3

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş