Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Bu sırada Peygamber az ötede namaz kılmakta ve ister istemez sorguyu işitmektedir. Birden çıplak gerçeği anlar, yaklaşan kervan değil Mekke kuvvetleridir. Namazdan çıkıp gelir,
- Çok garip! Köle doğru söyleyince dövüyor, yalan söyleyince bırakıyorsunuz.
Sonra sorguya bizzat kendi başlar ve ilk öğrenmek istediği Mekke kuvvetlerinin kaç kişi olduklarıdır. Ancak köle cahil, sayılardan habersizdir. Tek söyleyebildiği çok, epey çok olduklarıdır. Peygamber soruyu değiştirir,
- Yemek üzere günde kaç deve kesiyorlar?
- Dokuz, on.
Yüz adama bir deve! Peygamber arkadaşlarına döner,
- Mekke kuvvetleri dokuz yüz ile bin kişi arasında.
Mekke ordusu gerçekten 950 kişidir ve karşı tepelerin ardından yaklaşmaktadır. Peygamber için sıkıntılı saatler başlar.
Artık bu noktadan geri dönemez. Korktu derler, zaten kervanları yağmalamak için savaşıyordu derler. Diğer taraftan kervandaki üç beş parça ganimetin hayaliyle yola çıkan bu kadar az bir adamla nasıl savaşabilir? Allah’ım ne yapmalı? Bedirdeki iki atlıdan biri olan Mikdat tam o sırada ayağa kalkar. Cebrail suretindedir,
- Korkma ve gerekeni yap. Biz, İsrail oğullarının Musa’ya dedikleri gibi, sen ve Rabb’in gidin savaşın demeyiz. Ölüm pahasına bile olsa seni asla terk etmeyeceğiz!
Peygamber sakinleşir. Tazelenen bir güçle biraz uzaktaki bir ağacın altına çekilir,
- Allah’ım bize güç ver, ayaklarımızı sağlam tut. Yenilecek ve yok olacak olursak artık seni bilen kalmayacak.
Epeyce bir süre sonra Ebu Bekir yanına gelir. Sırtından kayıp düşmüş olan maşlahını alıp tekrar omuzlarına koyar.
- Artık yeter! Rabb’in seni duydu ve biz kazanacağız! 2
Bu gelen yine Cebrail mi? Gerçekten kazanabilirler mi?
“Ey Peygamber, sana ve müminlere Allah yeter. Müminleri yüreklendir. İnanan ve sabreden yirmi kişi iki yüz kişiden, yüz kişi bin kişiden üstündür. Çünkü onlar inanmayan bir topluluktur. Enfal 8/64”
Evet kazanabilirler. Dahası kazanacaklar, çünkü inanıyorlar.
Eski savaşlar bugünkülere benzemezmiş. Önce uzaktan uzağa karşılıklı konuşmalar yapılır, sonra birbirine meydan okuyan üç beş kişi çarpışır, gerçek savaş ondan sonra başlarmış. Nitekim güneş doğup insanlar kaynaşmaya başlayınca Peygamber arkadaşlarına savaş düzeni aldırır, sonra da bulunduğu tepecikten Mekke kuvvetlerine bakmaya başlar. Yazık! Az sonra hiç olmaması gereken anlamsız bir kavga başlayacak ve kim bilir kaç kişi ölecek. Çok yazık! Yoksa söyledikleri gibi bunun suçlusu kendisi mi?
Hayır hayır, Hak denen bu gerçeği insanlığa anlatması gerekiyor ve bunu engellemeye kimsenin hakkı yok. Bu sıradan bir çatışma değil ve uğrunda ölmeye değer. Ama yine de, keşke hiç akla gelmeyen bir şey olsa da şu çatışma yaşanmasa.
Birden düşman saflarında bir dalgalanma! Kızıl deveye binmiş bir süvari, bir o yana gidiyor bir bu yana. Bu Utbe bin Rabia değil mi? Akıllı ve saygın bir kişilik. Birden ümitlenip Ebu Bekir’e dönüyor,
- Aralarında hayırlı iş yapacak bir adam varsa, o da şu kızıl devenin üzerindeki adamdır. Hamza yaklaşıp dinlesin bakalım, neler söylüyormuş?
Utbe bin Rabia o sırada gerçekten savaşı engellemeye çalışmakta ve çevresindekilere şöyle demektedir,
- Galip gelecek olsak bile, sonuçta akrabalarını öldürmüş insanlar olarak geri döneceğiz. Gelin vazgeçelim, başka bir hal çaresi bulalım.
Manzara Utbe’nin dediği gibi gerçekten acıklıdır. Kendi oğlu Huzeyfe bin Utbe karşı safta, buna karşılık Ebu Bekir’in oğlu Abdullah kendi saflarında. Peygamber kendisi karşı safta, amcası Abbas kendi saflarında. Ali karşı safta, kardeşi Akil kendi saflarında. Böyle savaş olur mu? Ne var ki başka bir saygın kişilik Amr bin Hişam yani Ebu Cehil, o anda aklın değil öfkenin sesiyle konuşmaktadır ve Utbe’yi korkaklıkla itham eder. Bin kişinin karşısında korkaklıkla itham edilen Utbe daha fazla dayanamaz, oğlu ve kardeşini yanına alıp öne çıkar. Utbe’yi Ubeyde, oğlunu Ali, kardeşini ise Hamza karşılar. Artık çarpışma kaçınılmazdır ve başlamak üzeredir.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş