Dinleyici olarak katılmak istiyorsanız içeri girin ve oturun, zira Haz. Meryem’in duruşması başlamak üzere.
Ve mübaşir önce davacı tarafa sesleniyor,
- Davacı Bilim!
Davacının avukatları çok! Fizik, kimya, tıp, felsefe, mantık vs. giriyorlar. Sonra da davalılar,
- Davalılar Haz. Meryem, Haz. Cebrail, Haz. İsa!
Haz. Meryem’in avukatı benim ve dava birazdan başlamak üzere.
İlk söz davacı Bilimin. Avukatları aynı anda konuşuyor, aynı iddiayı dile getiriyorlar.
- Sayın hakim! Din denilen bu olgu insan toplumları için şaşkınlıktan ve şaşırtmacadan başka bir şey vermiyor. Söyledikleri bu kadar yalan yanlış yetmiyormuş gibi, bir de ruh dedikleri bir bilinmezlik uydurarak bir insanın babasız oluşabileceğini söylüyorlar. İnsanlığın geleceği adına bu uydurmalara bir son verilmesini, sorumluların kamuoyu vicdanında mahkum edilmelerini talep ediyoruz. Söylediklerinin yalan olduğuna tüm dünya şahittir. Doğal yaşamdaki üreme kanunları delilimizdir. Eğer söylediklerinde samimi iseler, babasız tek bir insan meydana getirsinler de görelim!
Hakim babacan biri, adı Gerçek! Davacı bilimi tasdik eder bir havada başını sallıyor,
- Söz savunmanın!
***
Savunmaya bir hatıramı anlatarak başlamak isterim. Uzun, çok uzun yıllar önce bir gün, Dede bir duanın önemini anlatıyordu. Sık okunmalıymış, çok kıymetli bir duaymış.
“ Sübbûhun kuddûsün Rabbü’l melâiketi ver-ruh.”
Sonradan öğrendim,
“ Ey dillerden düşmeyen mukaddes! Meleklerin ve ruhun efendisi!” demekmiş, ya da buna benzer bir şey. Bir de hikayesi varmış, sonra onu anlattı;
“ - Bir gün Haz. İbrahim’in kapısı çalınmış, bakmış karşısında hiç tanımadığı üç kişi. Misafiri çok sevdiği için yemeğe buyur etmiş ama gelenler yememişler. Sonra, gelen misafirlerin birisi Haz. İbrahim’e az önce söylediğim duayı söylemiş. Haz. İbrahim duayı o kadar beğenmiş ki, ovada yayılmakta olan koyun sürüsünün yarısını o kimseye hemen hediye etmiş ve demiş ki; - Bir daha söyle! O kimse bir daha söyleyince altın tasmalı köpekleriyle birlikte sürünün kalan yarısını da hediye etmiş ve demiş ki; - Bir daha söyle! O kimse bir daha söyleyince de, sürünün yayıldığı tüm araziyi hediye ederek; - Bir daha söyle, demiş. Neredeyse sahip olduğu her şeyi verecekmiş ki, o kimseler melek olduklarını itiraf ederek hediyeleri alamayacaklarını söylemişler.”
Ve hikayeyi bitirdikten sonra ekledi,
- Bazıları bu duaya Rabbünâ kelimesini de eklerler ki yanlıştır.
Öğrendikten sonra üç beş gün üst üste okuduysam da sonra vazgeçtim. Değişen bir şey yok! Halbuki Rabbünâ da dememiştim özellikle, demek ki bunun da diğer dualardan farkı yok. En iyisi anlamadığım şeyleri bırakıp anladığım şeylerle ilgilenmek, unuttum gitti.
Ve aradan uzun yıllar geçti, çok uzun yıllar! Belki on iki yıl. Bir gün baktım Dede aynı duayı aynı kelimelerle eşime söylüyor. Ve yine aynı garip uyarı, Rabbül ve Rabbünâ! Ve o günler, Haz. Cebrail’i çalıştığım günler.
Garip! Sakın Dede bir şeyler anlatmak istiyor olmasın? Rabbünâ kelimesi de artık bana yabancı değil gibi. Ve aynı anda beynimde şimşek gibi gelip geçen bir hadis! Bu kelimeyi son Peygamber de kullanmıyor mu?
“ Sizden hiç kimse emri altındakileri kulum, kölem diye çağırmasın. Oğlum, evladım desin. Yine sizden hiç kimse efendisine Rabb’im, sahibim demesin.” 1
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin