Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Meğer eski dilde Rabb’im demek, sahibim, sultanım demekmiş. Köleler efendileri için kullanırlarmış. Sonra bir ayet geliyor aklıma,
“ Ey kitap ehli! Gelin hepimizin bildiği bir gerçekte buluşalım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı unutup da birbirimize Rab olmayalım. Âli İmran 3/64”
İyi de ne var bunda?
Ne yok ki? Eğer aklıma gelenler doğruysa çok şey var demektir.
Ve sonra doğru İsmet amcaya! Sözü uzatmadım. Dede bize bir dua öğrettikten sonra şöyle şöyle dedi diyerek anlattım ve sordum,
- Rabb’ül ne demek, Rabbünâ ne demek? Bu duada Rabbünâ kelimesini eklemek neden yanlış oluyor?
İsmet amca Dedeyle aynı görüşte değildi.
- Hayır, dedi. Bunda çıkarılması gereken bir yanlışlık yok. Her iki kelime de aynı anlama gelir! Rabbünâ Rabbimiz, Rabb’ül Rableri demektir.
İki hoca, iki farklı görüş! Hangisine inanmalı? Aklım İsmet amcadan yana olmakla birlikte, kalbim Dedenin sözlerinde başka bir hikmet aramam gerektiğini söylüyor. Peki nerede bu hikmet?
Yanlış hatırlamıyorsam Tevrat’ta buna benzer bir hikaye olmalı. Bulup okudum ama bizim hikayeye pek benzemiyor. Gelen üç melek hem yemek yiyorlar, hem de böyle bir dua ettikleri yok.
O zaman anladım ki bu hikaye kendini anlatmaya çalışan İslam kültürünün Haz. İbrahim’e uyarladığı farklı bir özümsemedir. Değiştirmişler ve başka bir şey anlatmaya çalışıyorlar. Ne anlatmak istiyor olabilirler?
Haz. Cebrail ile ilgili çalışma bittikten sonraki günlerde hikaye kendi içinde aydınlanmaya başladı. İşte bana göre olan biten;
“ Sıcak bir öğle sonrası. Haz. İbrahim taş sundurmadaki tahta sedirin üzerinde yalnız başına oturuyor. Oruçlu ve misafir gelmedikçe yememeye kararlı. Bahçedeki ağaçların arasından karşı tepelerde yayılan koyun sürülerine bakıyor. Sessizliğin içinde Allah’ı, o eşsiz yaratıcıyı düşünüyor. Derken dışarıda sesler, evin bahçesini çeviren kuru taş duvarların arkasında iki üç misafir. Kahyadan önce fırlayıp çıkıyor. Gelenler kim?
Biraz yemek ve suya ihtiyacı olan birkaç garip yolcu mu? Yoksa komşu köyde saldırıya uğramış birkaç fakir köylü mü? Belki de kocasını kaybetmiş iki çocuklu zavallı bir kadındır, yardıma ihtiyacı var. Gerçi kim oldukları önemli değil, tanıyor veya tanımıyor olması da önemli değil. Önemli olan onların bir insan, bir misafir ve İbrahim’e gelmiş olmaları.
- Ne duruyorsunuz, içeri alın. Belki açlardır hemen yemek hazırlayın. Bir kuzu kesin, acele edin.
Misafirler ürkek ve çekingen, başları önüne eğik. Ara sıra kaçamak bakışlarla Haz. İbrahim’e bakıyorlar. Herkesin dilinde dolaşan, yıllardır adını duydukları peygamber kral bu mu? Kim bilir belki de tanrıdır ama söylemiyor, saklanıyor. Kendilerine yardım edecek, dertlerine derman olacak mı acaba?
Onlar kendisine bakarken, az önceki yalnızlığında Allah’ı çağıran Haz. İbrahim de onlara bakıyor. Derinden, çok derinden! Nereye bakıyor, ne görüyor bilinmez.
Ve derken, gelen zavallı misafirlerden biri heyecanlı titrek bir sesle söze giriyor,
- Rabbünâ! Ey ismi dillerden düşmeyen, iyilerin iyisi, mübarek, eşi benzeri olmayan efendimiz. Ey ruhun ve meleklerin Rabbi!
Tıpkı Dedenin bize anlattığı gibi. Peki ama kimdir o eşi benzeri olmayan, kime bu güzel sözler? İbrahim’e mi? Hangi İbrahim’e, hani İbrahim nerede?
Haz. İbrahim karşısındaki çaresiz insanı dinlerken kendinden geçmiş, sanki artık yoktur. Bu güzel sözlerin kendisi için söylenmediğini, söylenemeyeceğini biliyor. Yıllardır uğraşmasına karşılık hâlâ öğretemedi ama, gerçek efendinin kim olduğunu o çok iyi biliyor.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş