Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Hangi yıldı unuttum ama, galiba seksenli yılların sonlarında olacak. İkindi namazı vaktine yetişebildiğime göre de bir sonbahar mevsimi olmalı. Ancak günlerden Perşembe olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Çünkü Dede dostlarını perşembe günleri ziyaret eder.
Öğle tatilinde bir koşu gidip aldım. Fatihteki evin önünde arabadan inerken;
- Selam söyleyin, dedim. Ben iş dönüşünde uğrar sizi alırım.
- Güle güle dedi, işlerin rast gelsin. Gecikecek olursan acele etme, ben seni beklerim.
İş dönüşü arabayı park edip yürürken ikindi ezanı okunmaya başlamıştı. Yer minderleri ve eski yazılarla döşeli salona girip oturanlarla selamlaştıktan sonra usulca kapıya yakın bir yere çöktüm. Sekiz on kadar misafir var ve Dede orta yaşlı biriyle sohbet ediyor. Konu Haz. Süleyman ve konuşan karıncalar.
Karıncalar konuşur mu? Artık biliyorum, sadece kulaklarımla işitmeye çalıştığım sürece asla konuşamazlar ama aklımla dinlersem konuşabilirler;
“ - Haz. Süleyman zamanında, bir gün pek şiddetli bir kuraklık olmuş. Bahçeler otlaklar kurumuş, hayvanlar telef olmaya başlamışlar. Otlar ve hayvanlar sıkıntıya düşünce insanlar da sıkıntıya düşmüşler. Öyle ya, meyveyi sebzeyi nereden toplayacak, eti sütü kimden alacaklar? Toplanıp hep birlikte Haz. Süleyman’a gitmişler,
- Ey Peygamber! Halimizi görüyorsun, perişan olduk. Önümüze düşüp Allah’a yalvar da bize yağmur göndersin, demişler.
Haz. Süleyman, olur demiş. Sonra hep birlikte yağmur duası için kırlara doğru yola çıkmışlar. Küçük kara karınca yoldaki kalabalığı görünce merak edip, önde giden Süleyman’a sokulmuş ve sormuş,
- Hayrola, nereye böyle?
Süleyman vaziyeti bir bir anlatmış,
- İşte böyle. Ben şimdi yağmur göndermesi için Allah’a dua edeceğim, onlar da arkamda durup amin diyecekler. İstersen sen de bizimle gelip amin de.
Kara karınca durup düşünmüş,
- İyi ama demiş, böyle dua edersen Allah kabul etmez ki!
Süleyman sormuş,
- Peki nasıl dua etmeliyim?
Karınca cevaplamış,
- Öne geçip dua eden ben, arkada durup amin diyen sen olmalısın. Zira Allah ancak küçüklerin duasını kabul eder.”
Dede sustu, sonra derin bir sessizlik. Beynimin içinde bir kara karınca geziniyor…
Ah küçük kara karınca! Artık seni tanıyor, seni duyuyorum. Sen fakir ve çaresiz bir insan, sen Kabe’deki kara taşsın. Keşke Süleyman gibi ben de seni kendi nefsimin önüne çekebilseydim ve keşke benim için de dua etseydin.
Az sonra biri seslendi;
- Artık namazı kılsak mı?
Bir an Dedeyle göz göze geldik, bakışları aptestim olup olmadığını soruyor. Yerimden kıpırdamadım, evet var. Sürekli kılamadığım için böyle bir defasında aptessiz yakalanmış ve herkesi bekletip mahcup olmuştum. Demek ki Dede de unutmamış.
Misafirlerle birlikte doğrulurken Hüsamettin bey askıdaki cüppeyi alıp Dedeye uzattı,
- Buyurun efendim.
Dede çekindi. Eliyle yanındakini işaret edip,
- Efendiye ver Çelebi! Biz artık ihtiyarladık, ne söylediğimizi kendi kulağımız bile duymaz oldu.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş