Ağrıyan ayaklarımı değiştirmek için yerimden doğrulurken arkama bakındım. Evet dolmuş.
Sonra bir şey dikkatimi çekti, dönüp bir daha baktım, sonra bir daha! Çok garip! Koca salonda oğlum ve benden başka takkeli kimse yok. Ne tesadüf, oğlumu saymazsak burada bulunanların en âlimi benim demek ki! Gayri ihtiyari takkemi düzeltirken kendi kendime gülümsedim. Ben şimdi bu salonun imamı sayılırım, öyle değil mi?
Sonra içimde bir endişe, iyi de ben bayram namazı kılmayı biliyor muyum? İmamım ya! Yoksa unuttum mu? Dur şimdi hatırlarım. Mübarek, bildiğimiz namaza da benzemiyor ki! Hay Allah, geçen bayram ezberlediydim halbuki. İçimdeki endişe yavaş yavaş yerini paniğe bırakmaya başlıyor. Şimdi ister misin başımda takke var diye arkamdaki bu insanlar da bana uysunlar da, hep birlikte rezil olalım.
Bir türlü hatırıma gelmiyor, terlemeye başladığımı hissediyorum. Sen misin takkem var diye âlimlik taslayan! Aklıma Turan Dursun’un müftülükteki son yılları geliyor, meğer ne kadar haklıymış kendini sahtekar hissederken. Sakin olmaya çalışıyorum. Nasıl olsa imam birazdan anlatacak, korkma! İyi ama, ya elektrik kesilir veya ses sistemi arıza yapacak olursa?
Bel kemiğime kadar titriyorum. Onların gözünde ben şimdi imamım, arkamdakilerin tüm sorumluluğu bana ait ve birazdan çok utanacağım. Allah’ım, keşke arkalarda olsaydım veya keşke şu takkeyi giymemiş olsaydım. Aksi gibi artık çıkaramam da!
Şükür korktuğum başıma gelmedi. Ne elektrik kesildi, ne ses arıza yaptı. Gerçek imam namazı tarif etti ve kıldık. Soğuğa rağmen camiden ter içinde çıkmışım. Dönerken oğluma neler olduğunu anlattım. Şaşırdı,
- Neden bu kadar korktuğunu anlamadım, dedi. Başkalarından niçin sorumlu olasın ki?
Cevap vermedim, haklı. Nasıl anlatırım sadece onlar için değil, kendim için de korktuğumu? Ne bilsin, ben kimim, başkaları kim? Hesap soran kim, hesap veren kim? Biraz daha büyüyünce, belki o da anlar.
***
Kahvaltıdan sonra her zaman olduğu gibi yine önce Dedeye gittik. Bayramlaşma faslını takiben birer kahve, bir parça tatlı, biraz sohbet. Eşim bir ara bana baktı. Sonra Dedeye dönüp,
- Biz izin isteyebilir miyiz? dedi. Siz de yorulmuşsunuzdur, başka misafirler gelmeden önce biraz istirahat etmek istersiniz.
Eşim haklı, Dede uzun zamandır kalbinden rahatsız ve en küçük hareket bile onu yoruyor. Her cuma dönüşünde olduğu gibi, bu bayram namazı sonrası da dinlenmesi gerek. Dedeye baktım, başı önüne eğik susuyor. Her halde önemli bir şey söyleyecek, herkes sustu. Dede başını kaldırmadı, sadece titreyen ince bir ses duyduk.
- Ben bu bayram namaza gidemedim ki!
Dede doksan yaşında ve baktık ağlıyor. Anladım! Gidemediği için ağlamıyor, onlarla birlikte olamadığı, onları göremediği için ağlıyor.
Benim de boğazım düğümlenirken içimden,
- Dede üzülme, dedim. Bu bayram imam bendim ve ucuz atlattık.
***
Eve döndüğümüzde saat ondu. Eşim öğleden sonrası için ziyaret planları yapıyor, benim aklım çektiğim korkuda. Yıllardır biriktirdiğim ne varsa sanki uçup gitmiş. Tüm bedenimde sadece korku var. Niye bu kadar korktum ki?
Biliyorum, korkunun sebebi ya bilgidir ya da bilgisizlik. Şu halde, neyi bildiğimi veya neyi bilmediğimi bilmem gerek. Hızla bilgilerimi toplamaya çalışıyorum.
Ben imamdım öyle mi?
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin