İmam, önden giden, yol gösteren, demektir. Tevrat ve İncil, önden giden bu yol göstericileri çoban olarak niteler ve İncil’e göre o gün en önde giden çoban, Haz. İsa bizzat kendisidir.
“ Ve İsa havarilerine şöyle dedi, - Benden sonra hepiniz tökezleyeceksiniz. Çünkü Tevrat’ta şöyle yazılmıştır, Çobanı vuracağım ve koyunlar dağılacaklar. Markos 14/27”
Son Peygamber, kardeşi İsa’nın bu sözünü başka bir hadiste şöyle açıklar,
“ Sizler, hepiniz birer çobansınız! Herkes işini iyi yapmakla mükelleftir ve herkes elinin altındakilerden sorumludur.” 5
Ve gönderdiği bir mektupta, kendi zamanının en büyük çobanlarından Bizans imparatoru Herakles’i şu cümlelerle uyarmaktadır,
“ Allah’ın kulu ve elçisi Muhammet’ten, Roma’nın kralı Herakles’e!
Gerçeğe ve doğru yolda kurtuluşa yönelenlere selam olsun. Seni İslam’a davet ederim. İslam’a gir ki, selamette kalasın ve Allah sana hayrını iki kat olarak versin. Eğer kabul etmezsen fakir halkın günahı senin boynunadır!” 6
Son Peygamber muhataplarını yönetenler ve yönetilenler olmak üzere ikiye ayırmış, halkın tüm sorumluluğunun yöneticilerde olduğunu bildirmektedir.
İşte beni korkutan imamlık gerçeği! Yoksa vazgeçsem mi? Hayır, artık istesem de mümkün değil. Çünkü artık biliyorum ki her insan zorunlu olarak imamdır, çobandır. Çünkü Hakkın halifesidir. Aklı başında herkes, gücünün yettiği kadar her şeyden sorumludur. Tek bir insan, tüm insanlık gibidir.
***
Ben gerçekten imam mıydım? Evet önümüzde namaz kıldıran bir imam vardı ama, ben de imamdım. Çünkü herkes imamdır. İslam’da ruhbanlık yoktur. Arkasında durduğumuz imam sadece bir semboldür. İmamın uyduğu Peygamber, Peygamberin uyduğu ise Rabb’imiz Haktır.
Peki Hak nedir biliyor muyum? Çok aramış, bulamamıştım. Şimdi, Hira mağarasında inzivaya çekilen Son Peygamberin yanına gidecek ve dizlerinin dibine çökmek için izin isteyeceğim. Şüphem yok O bilir. Belki inzivada olduğu için konuşmayacak ama olsun, bazen sükut en güzel sözden daha güzel değil mi?
Bir öğle vakti. Son Peygamber, dışarısı kadar olmasa da yine de çok sıcak olan mağaranın içinde yapayalnız. Diz çökmüş, mağaranın ağzından aşağılarda görünen Mekke’ye bakıyor. Bana kendini göster diyen ve Sina dağında Tanrıyı bekleyen Haz. Musa gibi, ezelden beri var olduğu söylenen görünmez Allah’ı arıyor. Gördüğü, dar sokaklarda küçük evler, sokak aralarında ara sıra görünen üç beş insan, şehrin dışındaki seyrek ağaçlıkların altında otlayan birkaç deve sürüsü. Şehrin en ortasında Kabe var. Öğle sıcağı ve çevresinde kimseler yok ama akşama doğru uğrayanlar olur. Gökyüzüne bakıyor, hiç bulut yok mu? Sanki bütün gökyüzü güneş sarısı. Gece olsaydı yıldızları görebilirdi, ışıl ışıl ve kum gibi!
Mağaranın ağzından içeriye doğru çekilip bir taşa yaslandı. İçinde tanıdık bir ses,
( İkra bi ism-ü Rabbike, Oku yaratan Rabb’inin adıyla! Alak 96/1)
Evet okumalı, daha çok okumalı. Ve okumak için harflere ihtiyacı olmadığını, sadece gözleriyle değil vücudunun her zerresiyle okuyabileceğini biliyor. Binlerce yıl sonrasında Haz. İbrahim’i ve Haz. Musa’yı düşünüyor. Onlar da böyle aramışlardı değil mi? Evet ama eskiden olduğu gibi işte yine yok! Gördüğü hiçbir şey Allah değil. O da kardeşi Musa gibi gittikçe yakına, daha yakına bakmaya başlıyor. Bakışları mağaranın ağzında biten dikenli bir otu geçip kendisine yaklaşıyor. Gördüğü kendisidir ve kendisi, insanlardan bir insan, yani bir hiçtir. Anlıyor, varlıktaki hiçbir şey Allah değildir. Peki ya Allah nedir, nerededir?
Son Peygamber o zaman anlar Amon ve Aton’u, görünen tanrıyı ve görünmeyen tanrıyı. Görünmeyen Amon’dur, Rahmandır, bâtındır. Görünen Aton’dur, Rahimdir, zahirdir. Gördüğü insanlıktır. Peygamber, tüm varlıkta ve özellikle de insanlık suretinde beliren bu eşsiz belirişin karşısında kendinden geçmiş, insanlığı kucaklamak istemektedir. Ve içinde tanıdık bir ses, ( Elif, Lam, Mim, Ra! )
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin