Pozitif bilime saygılı akıl sahibi Müslümanlar bu ve benzeri mucizeleri tuhaf bir suçluluk duygusu içinde okur, anlamakla anlayamamak, inanmakla inanamamak arası bir noktada şaşkın kalakalırlar.
Neyse ki mucizelere inanmak imanın ve İslam’ın şartlarından sayılmamıştır ve şöyle denir,
“Mucize denince, genel olarak herkes tarafından görülebilen olağan üstü hadiseler anlaşılır. Mucizeler ya bir ihtiyaç, ya da karşıtların talebi üzerine gösterilmiş ve genellikle halk faydalanmıştır. Aniden meydana gelen ve herkesin gördüğü böyle mucizelere afaki mucizeler denilir.
Enfüsi mucizeler ise hakiki müminlere, fikir ve düşünce sahibi aydınlara ait delillerdir. Nitekim eşi Hatice, Ebu Bekir ve diğerleri de sadece Peygamberin doğruluğuna ve bildirdiği Kitabın gerçek olduğuna inanarak iman etmişlerdi. Esasen bu konuda Kuran da böyle düşünmeyi tavsiye etmektedir.” 3
Âfak ve Enfüs! Bu iki Arapça kelime bana yabancı değil gibi, nereden hatırlıyorum acaba? Meğer uzakta değilmiş;
“ Gerçeği anlamalarına kadar, varlığımızın belgelerini afakta ve enfüste onlara gösteririz. Ta ki açıkça görüp anlasınlar ki, muhakkak o Hak’tır. Fussilet 41/53”
Bu iki kelime, sözlükte şöyle anlatılır,
Âfâkî : Uzak ufuklar, görüşün bittiği yer. Kıymetsiz sözler.
Enfüsî : Nefsin kendine ait olan. Zata mahsus görüş ve düşünüş.
Allah mucizeleri, âfakî ve enfüsî olarak iki halde gösterdiğini bildirmektedir ve görülüyor ki mucizelerin bir kısmı âfakîdir, yani uzaklarda. İnsanın gözü önünde meydana geldiği halde nasıl uzak olur?
Açıklamadaki “genellikle halk faydalanmıştır ” cümlesinden de anlaşıldığı gibi, bu uzaklık bir görüş ve anlayış uzaklığıdır. Kısacası insanların mucize deyip şaşırdıkları olağanüstü olaylar, içyüzünü bilmedikleri olaylardır hepsi o kadar!
***
Buhari yukarıda okuduğum bu hadisi başka kimselerden ve hayli farklı anlatımlarla da rivayet ediyormuş. Fakat ben onları okumayı biraz sonraya bırakıp, şimdi o günleri anlatan başka hatıraları okumak istiyorum. Çünkü biliyorum ki, her olay kendi şartları içinde oluşur ve kendi şartları içinde daha iyi anlaşılır.
“Medine’de üç Yahudi kabilesi vardı. Nâdir oğulları, Kurayza oğulları ve Kaynuka oğulları. Bunların bir kısmı Medîne’de, bir kısmı ise Medîne’nin dışında yerleşiktiler. Medîne’nin bütün sanat ve ticaret işlerini ellerine almışlardı. Peygamber Medîne’ye hicret ettiği zaman, bu Yahudi kabileleri ile ayrı ayrı saldırmazlık anlaşmaları imzalamıştı. Bu anlaşmalara göre, can ve mal güvenliğinin yanı sıra Yahudilerin din ve inanç hürriyeti de kabul edilmiş, buna karşılık onlar da Müslümanlara karşı düşmanla işbirliği yapmamayı ve gerektiğinde para veya silah vererek yardım etmeyi kabul ve taahhüt etmişlerdi. Peygamberin ilk hedefi Yahudi veya Hıristiyanlar değildi. Çünkü Allah kendisini öncelikle kendi kavminden sorumlu tutmuştu. Ancak Yahudiler anlaşma hükümlerine uymadılar. Medîne’de gelişen İslam din anlayışının er veya geç kendi etkinliklerini kıracağını görüyorlardı. Bu nedenle anlaşmaların yürürlükte olduğu süre içinde, gizli gizli Peygamberin karşıtı Mekke ile işbirliği yapmaktan, onlara destek vermekten geri kalmadılar.” 4
“Bir-i Maune faciası işte bu günlerde oldu. Uhud savaşından hemen sonraki günlerden birinde, Mekke’nin doğusundaki Necid bölgesinden bir kabile reisi, Amir oğulları ve Süleym oğullarını temsîlen siyasi bir nezaket ziyaretinde bulunmak üzere Peygambere geldi. Adı Amir bin Mâlik’ti. Görüşmeler sırasında Peygamber kendisine dinden bir şeyler anlattı ve İslam’a davet etti. Amir açıkça evet demedi ama, hayır da demiyordu. Bu davete şu cevabı verdi,
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin