Aman Allah’ım! Deccalı, şeytanı ve nefsimi bildiğimi sandığım halde, nasıl oldu da ayetleri doğru anlayamadım. En azından nedensiz bir şüpheyle kendi kendini zayıf düşürmek akıllı bir insanın yapacağı iş midir? Anlamadığım ne çok şey daha var kim bilir?
Vahdettin amcanın sonraki söylediklerini hiç hatırlamıyorum. Biraz kendime geldikten sonra halimi itiraf ettim. Hiçbir şey bilmiyormuşum ve kendisine nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Suskun ama memnun, gülümsedi.
Eve dönerken eşime şöyle dedim,
- İlk fırsatta tekrar teşekküre gelmeliyiz. Ben bu hakkı nasıl öderim?
***
Tekrar görüşmek kısmet olmadı. Bir hafta kadar sonra, cuma günü akşam saatlerinde bir haber geldi. Vahdettin amca üç saat önce ölmüş. Yarın ikindide kaldıracaklarmış.
Cenazesine Dedeyle birlikte gittik. Kış olmasına rağmen güneşli ve sakin bir gündü. Cenaze törenine güçlükle gelebilen Dede, Vahdettin amca indirilirken halsiz bir halde mezarın ayak ucuna çöktü. Önündeki toprak yığınından parmak uçlarıyla bir tutam toprak aldığını gördüm, sonra okumaya başladı. Defin başlarken işaret etti, mezarcıya seslendik. Hâlâ parmak uçlarında tuttuğu toprağı mezarcının çamurlu avuçlarına bırakırken tembihledi,
- Başına doğru yavaşça serpiver! Ama yavaşça.
O bir tutam toprak, zannettim ki sevgiliden sevgiliye gönderilen bir demet çiçektir.
***
Üç gün sonra Dede çağırdı, gittim. Doğrudan konuya girdi,
- Ölmeden önce Vahdettin bey ile bir konuyu görüşmüşsünüz!
- Evet. Bana Felak ve Nas surelerini anlatmıştı. Nasıl haberiniz oldu?
- Senden sonra beni aradı. Senin hakkında, kısa görüştük ve çok konuşamadık, aman sohbetin eksiği fazlası olmasın dedi.
Sonra Kuran’ı istedi, getirdim. Oku ve anlat, dedi. Okuyup anlattım. Bir süre sessiz kaldı ve sonra sordu,
- Karanlıkları yarıp çıkan sabah vaktini de anladın mı? Ve sabahın Rabb’ini?
- Evet, dedim. Allah sizden ve Vahdettin amcadan razı olsun, yoksa hep karanlıklarda kalırdım.
***
O hafta sonu Mısır seminerinin ikinci haftası ve Yüksek Tepeli genç öğretmenimiz antik Mısırdaki cenaze törenlerini anlatıyor,
“ Mısırlılar ölüm korkusu çekmezlerdi. Çünkü her şey Evrensel yasa Maat (Hak) çerçevesinde olup bitmekteydi ve paniğe gerek yoktu. Buna inanmayan ve dünyada sadece yaşayıp öldüğünü düşünen bir kimseye deli gözüyle bakarlardı. Bir Mısırlı, mezarını sağlığında kendi yaptırmaya başlar ve yapımı kendi denetlerdi. Mezar bitmeden ölecek olursa, oğulları mezarı bitirmek acele ederlerdi. Ölenleri için sessizce onlar da ağlarlardı ama, bu üzüntüleri uzun bir yolculuğa çıkan ve bir gün dönecek olan bir sevgilinin ardından duyulan acıdan daha büyük değildi. Törenleri rahipler idare ederdi. Tören ve bunu izleyen ziyafet için bir boğa, bir ceylan ve bir kaz kurban edilir ve kurbanın en iyi yerlerinden birkaç parça ölenin ruhu için yakılırdı. Daha sonra tören şarkı ve danslarla devam ederdi. Hayatın geçici bir rüya olduğunu bilince neden üzülelim! Ziyafet bittiğinde, cenaze bir kayığa konularak Nil’in batı yakasındaki ölüler şehrine doğru yola çıkarılırdı. Defnetmeden önce biri erkek biri dişi iki dana daha kurban ederler ve sonra ölüyü mezarına terk ederlerdi.” 1
Genç öğretmenimiz konuşurken dikkat ettim, içimde beni rahatsız eden bir kıpırtı var. Sanki bir şeyi unutmuşum, sanki bir yerlerde bir şeyler eksik!
Hafta sonu duyguyla geçti. Pazartesi akşamı Kuran’ı açıp Felak ve Nas’ı bir daha okudum. Evet böyle çok güzel!
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin