Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Kurban bayramı namazını küçük bir mescitte kıldık. Hayır, bu kez takke almadım ve en öne de durmadım. İyi ki de öyle yapmışım, çünkü yine şaşırdık. Biraz ben yanımdaki genç delikanlıdan kopya çektim biraz o benden, namazı bitirdik. Kapıda toplanıp bayramlaştıktan sonra da yürüyerek kasap dostunun evine gittik.
Bahçedeki çam ağaçlarına bağlı üç boğa. Her biri altı yüz kiloymuş. Biri tam kara, biri alacalı, biri düz kirli sarı. Hava soğuk, soludukça burunlarından duman çıkıyor. Sordum, bizimki kirli sarı olanmış. Çok parlak değil ama olsun, sarı ya!
Önce ev sahibinin alacalı boğası kesilecek. İki kasap hazırlığa başladı. Bıçaklar ve urganlar hazırlanırken biz boğaları dolaşıp seviyoruz. Gözleri ne kadar güzel ve bizim gözlerimize ne kadar benziyor. Ve gözlerinde bizim gibi cinlik yok, düşmanlık yok. Bizim gibi yiyip içiyor, bizim gibi ürüyor ve bizim gibi ölüyorlar. Onlar da bizim gibi topraktan gelip toprağa gidiyorlar. Ellerim bizim boğanın sırtında gezinirken, birden bir pat sesi! Boğayla birlikte korkuyla sıçradık. Çocuklardan biri sokakta maytap patlatmış. Allah’ım, görüyor musunuz olanca cüssesine rağmen o da benim gibi korkuyor. Kara olan öfkeyle böğürmeye başladı, sanki halatları koparacak! Patlama kendisini rahatsız etmiş olmalı. Alacalı sakin yatıyor, biraz sonra başına gelecekleri düşünemiyor bile. Dikkatle bakınca fark ediliyor, fiziksel benzerliklerimiz bir yana, onlar da bizim gibi farklı huylara sahip. Kim ne derse desin, Darwin’in çok eskiden beri bilindiği halde sonradan unutulan bir gerçeği dile getirdiğine inanıyorum.
Bu arada kar başladı, acele etmemiz lazımmış. Az sonra alacalıyı iteleyip kaldırdılar. Ayak tırnaklarına kementler atılıp düğümlendi. Başında ayrı bir kement. Çağırdılar biz de yardıma gittik. Arka ayaklarındaki urgan benim elimde. Çekin sesiyle asıldık, çam kütüğü gibi yan düştü. Ayak bağları birbirine çekilip yeni düğümler atıldı, çaresiz yatıyor. Yapabileceği bir şey yok!
Kurbanları kesecek gençten biri elindeki bıçakları tırnaklıyor. Sordum, kasabın kalfasıymış. Az sonra elindeki enli ve uzun bıçakla bismillah deyip başa eğildi, sonra bir haykırış! Kalfa bir yanda, bıçak bir yanda. Hayvan boğaz derisi kesilmiş, kalkmak istiyor. Eyvah kaçacak! Daha doğrusu hepimiz tehlikedeyiz. Kalkarsa topumuzu perişan eder. İpi bırakmayı düşünürken bir küfür, sert bir komut. Sakın bırakmayın, asılın! Birden ev sahibi kasabın tek başına boğanın başına kapandığını gördük, bağırıyor;
- Küçük bir bıçak, çabuk!
Biri küçük bir bıçak yetiştirdi. Sonrasını görmedim. Kalktığında savaştan çıkmış gibi gözlerinin içine kadar her yeri kan içindeydi,
- Bırakmayın, dedi. Biraz sonra işi biter!
Ona bakarken, Uhud savaşındaki Ebu Talha’yı hatırladım. Demek ki Allah herkesi ayrı bir sebeple yaratmış ve herkesin ayrı bir işi var. Kimimiz kartal gibi yükseklere çıkan bir akıl, kimimiz de aslanı andıran bir korkusuzluk ile birbirimizi tamamlıyoruz. Kasabın bu yaptığını Darwin yapabilir miydi dersiniz?
Evet, bu bakış açısı doğrudur. Hayvanlar âleminden süzülerek geldiğimiz doğrudur, hayvanlarla ve kendi hayvanlığımızla boğuşarak! Bu açıkça görünüyor ve benim için kurbanın anlamı bu bayram iyice belirmiştir. Kurbanımızın hedefi günahsız ve çaresiz hayvanlar değil, bizim kendi kötülüklerimizdir. Kurbandan nefret eden hayvan severlerin acıma duygularına bütün kalbimle katılıyorum ama, kabul edilmeli ki insan hayvandan değerlidir ve kolay yetişmiyor.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş