Yunanca bir kelime olan Promete, tıpkı bizdeki Peyam-Ber kelimesi gibi (geleceği gören) demektir ve Promete ateşi çalmak üzere Olimpos dağının erişilmez gibi görünen karla kaplı tepelerine doğru yola çıkar. Yorucu ve uzun bir yolculuktan sonra ateşin saklandığı tepelere varır ama, tanrılardan ateşi çalmak kolay mı? Zeus’un muhafızları Promete’yi yakalayıp ellerinden ve ayaklarından kayalıklara zincirlerler. Yazın kavurucu sıcak, kışın dondurucu soğuk! Promete uzun yıllar esaret altında kalır. Neyse ki sürekli kendini yenileyen karaciğeri sayesinde o da ölümsüzdür. Zeus karaciğerini yemek üzere bir kartal görevlendirse de Promete her gün kendini yenilemeyi başarır. Ta ki zincirler paslanıp, koparıncaya kadar.” 1
***
Pek çok kimse için kendi inanışı doğru ve anlaşılır, başkalarının inanışı yanlış ve saçmadır. Doğrusunu isterseniz bugüne kadar bu eski yunan mitolojilerini ben de saçma olarak niteler, bin zahmetle yapılan o enfes heykellerin anlamsız bir putperestlik olduğunu düşünürdüm.
Antik Mısırı, firavunları, piramitleri, Amon ve Ra’yı daha yakından tanıdığım zaman, Livraga’nın dediği gibi antik Mısırın tüm dinlerin kaynağı olduğuna, Romalıların ve Yunanlıların da kendi mitolojilerini bu anlayışın üzerine kurduklarına inandım. Şu halde ne kadar yanlış kopya edilmiş olursa olsun, bu mitolojiler de muhakkak onlardan bir iz taşımalı değil mi?
Şimdi anlıyorum ki, antik Mısır’ın Yunanlılarda bıraktığı bu iz Tanrı Zeus’tur, Promete’dir. Ateşi saklayan tanrı Zeus, özellikle de insan suretinde tecelli eden Rahmanın anlatımından başka bir şey değildir. Rahmanı saklayan bir insan! Bir şey sakladığını biliyor ama ne sakladığını bilmiyor, görünmeyen bir şey olduğunu biliyor ama anlatamıyor.
Evet, Dedenin neden böyle davrandığını şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü o bir tanrı Zeus! Ateşi saklıyor ve vermiyor, daha doğrusu veremiyor. Ama artık bitti. Dedeyi Zeus olarak yaratan Allah, beni de bir Promete olarak yaratmıştı ve ben o ateşi çaldım. Çaldım çünkü, o ateş görünmez Rahmanın bilgisiydi ve kimsenin malı değildi. Çaldım çünkü, biz fakirlerin bu ateşe çok ihtiyacı vardı.
Eşim bu düşüncelerimden ürkmüş olmalı.
- Dede bir tanrı Zeus mu? Aman duymasın alınır. Hem sonra neden saklasın ki!
Düşündüm. Evet, haksızlık etmemeliyim. Neden saklasın ki? Hadi benden saklıyor, kendi oğlundan kızından niçin saklasın ki? Hayır, bunu bilerek ve isteyerek yapmıyor. Hem sonra, yıllardır okuduğu Kuran’ı anlamaya çalışırken o da ateşi çalmaya çalışan bir Promete değil miydi? Evet, bu daha doğru. Demek ki insan dediğin anlayıp anlatabildiğine Promete, anlamadığına veya anlatamadığına ise tanrı Zeus’tur.
Aklıma eski Romalılar, Yunanlılar geliyor. Ateşi çalmak için ta Mısır’a kadar giden eski Prometeler! Homeros, Tales, Phytagoras, Solon, Eflatun, Demokrit, Plutark ve diğerleri. Amon rahiplerini izlerken gerçeği fark ettiler. Rahipler tanrılaşır gibi göründükleri ibadetleri sırasında, gerçekte kulluk anlayışının zirvesine ulaşıyorlardı. Çünkü biliyorlar ki, gerçek tanrı ter içinde tarlalarda ve piramitlerde çalışan sıradan insanların arasında dolaşıyor. Bir görünüyor, bir kayboluyor.
Yunanlı Promete’ler çaldıkları ateşi geri getirdiklerinde düşündüler, şimdi bunu nasıl anlatacaklar? Yoksa onlar da bir piramit mi yapmalılar? Evet, hiçbir şey bu gerçeği bir piramit kadar eksiksiz anlatamaz.
Ve gerçekten başladılar. Ama kara taşlar o kadar sert, ustalar o kadar beceriksiz ve halk o kadar ilgisiz ki! Üst üste yığdıkları taşlar küçük ve kötü bir piramit taklidi olarak yükselirken yavaştan sesler de yükselmeye başladı;
- Ne o, birileri dinimizi mi değiştirmek istiyor? Kim bu yabancı ülkelerden yabancı tanrılar getirip tanrılarımıza karşı gelenler!
Sonra sesler yükseldi. Sadece sözde kalsa neyse, derken saldırılar.
Hayır, olmayacak. Prometeler tüm emeklerini ve bilgilerini zincire vurup geri çekildiler. Küçük kötü piramitler terk edildi.
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin