Ne garip, gerçeğin ateşini bulup getirdikleri halde halk istemiyor. Hiç olmamış ve olmayacak birkaç mucize, bir iki evliya hikayesi onlara yetiyor. Gerisini ne dinliyorlar, ne anlıyorlar. Ateş kendi içlerinde ama farkında değiller. Hepsi birer tanrı Zeus! Gerçekte hemen yanı başlarında duran bu tanrısal insanlar, bu açıdan bakılınca Olimpos dağının bulutlar içindeki karlı tepeleri kadar uzaklardalar. Gerçeğin ateşi insanın kendi içinde olduğu halde, Olimpos’un yüksek tepeleri kadar uzaklarda görünüyor. Böyle bir tanrının heykeli yapılmaz mı?
Olimpos dağında tanrı Zeus! Yiyor, içiyor, evleniyor, çocukları oluyor ve bazen diğer tanrılarla kavga ediyor. Evet, tanrı Zeus Olimpos dağında yaşıyor!
Gerçekten yaşıyor mu? Evet, gerçekten yaşıyor. Amon rahiplerini tanımadıkları ve okuyup öğrendiğim şunca bilgiye sahip olmadıkları halde, yerdeki bu insanların inanıp ibadet etmeleri onun orada yaşadığını göstermiyor mu?
Kuran’ın söz ettiği (ilm-i ledünn) kavramını ve hiçbir şey bilmediği halde inanan insanları şimdi daha iyi anlıyorum. Kendi içlerinde yanan bu ateşten Olimpos dağı kadar uzak olsalar da, bir başkasına veremeseler de, bir yerlerde bir ateş yandığını hissediyorlar.
Artık siz de anlamış olmalısınız ki Olimpos dağının bizim kültürümüzdeki adı Kaf dağıdır. Çok, ama çok uzaklarda bir hayal dağı! Sadece Zümrüdü Anka kuşunun uçabildiği. Artık yine anlamış olmalısınız ki bu hiç görülmeyen hayal kuşu, antik Mısırın Ankha dediği aklımızdan başka bir şey değildir ve Son Peygamber bu yüksek uçuşun adına miraç demektedir.
Dedeyi ve diğer dedelerimizi şimdi daha iyi anlıyorum.
- Kuran’a aptessiz dokunma!
- Filanca duayı üç, falanca duayı beş kere oku!
- Hapşırana Yerhamükellah de!
- Sağ ayakla gir, sol ayakla çık!
- Bismillahirrahmanirrrahim dedin mi?
Sevgili dedelerim, Allah sizden razı olsun. Bunu bize hep söyleyin. Hep söyleyin ki, çok uzaklardaki Olimpos dağının tepelerinde saklı bir ateş yandığı hiç unutulmasın. Hep söyleyin ki, sonradan gelecek Prometeler de bir gün bu bilinmezliklere isyan edip gerçeğin ateşini arasınlar. Tıpkı Kabe’nin öpüp okşadığımız kara taşı, kara örtüsü gibi!
***
Kara taşı anlamış, kara örtü içinse söz vermiştim. İşte şimdi tam zamanıdır ve sayın Süleyman Ateş hocamızın tefsirinden kısa bir alıntıyla başlıyorum.
“ Mısır krallarına firavun, İran krallarına Kisra denildiği gibi, Yemendeki Himyer devleti krallarına da Tübba denirdi. İkrime’nin bir rivayetine göre son Tübba Esad Ebu Kerib’dir. Haz. Ayşe’den bir rivayete göre ise Peygamber şöyle buyurmuştur, - Tübba’ya küfretmeyiniz, zira o tevhit ehli bir müslüman olmuştu. Haz. Kab’de, - Allah Kaf ve Duhan surelerinde Tübba’nın kendisini değil kavmini yerdi, demiştir.” 2
Ey Kabe’yi örten Tübba, ey son Himyer sultanı Esad İbn-i Ebu Kerib! Aklıma gelenler doğruysa, ayetlerle ters düşüyor gibi görünmesine rağmen hadislerin de, Peygamberin senin hakkındaki sözlerinin de doğru olduğunu zannederim.
Kabe’yi bulduğunda çok kötü durumdaydı değil mi? Kapıları kapatılmış, terk edilmiş ve unutulmuş. Ve sen sonradan gelecek Prometelere bir iz, bir işaret bırakmak istedin. İnsan hariç her varlığın olduğu gibi çıplak göründüğü şu dünyada bir taş yığınına don giydirirken, onun Allah dediğimiz mutlak varlığın yanı sıra insanı sembolize ettiğini biliyor, örtünün Kabe’yi sakladığı gibi insanın da tanrıyı sakladığını anlatmaya çalışıyordun değil mi?
“Karacoğlan der maşallah
Bir gün görürüz inşallah
Kara donludur Beytullah
Örtüsü kara değil mi? ”
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin