Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Bugün 25 Ocak 2001, Çarşamba. Gece saat on bir gibi telefon çaldı, uzaklardan bir haber daha. Yaşar amca ölmüş. İkindide ölmüş, yarın öğleye kaldıracaklarmış.
- Hanım yetişebilir miyim?
On saat şehir merkezi, sonra iki saat kasaba, evet yetişebilirim. Ben otobüs için telefon ederken hanım elbiselerimi hazırladı. Bütün gece süren sakin bir yolculuktan sonra gündüz saat on bir gibi yetiştim.
Evin arka bahçesinde akrabalardan üç beş kişi toplanmış, konuşuyorlar. Biri küçük oğlu, selam verip başsağlığı diledim. Çok ıstırap çekiyordu, kurtuldu dedi. Ona yurt dışındaki ağabeyini sordum,
- Haber verdin mi, yetişebildi mi?
- Artık yetişemez. Dün geç vakte kadar aradım ulaşamadım, evde değil. Bu sabah tekrar birkaç arkadaşını aradım, bulup haber verecekler.
Az ötede su dolu kocaman siyah bir kazanın altında odunlar yanıyor. Hemen yanında sabun lekeli tahta bir teneşir, birkaç kişi perde için ip germeye çalışıyor. Eve girdim, kireç badanalı küçük bir odanın içinde beyaz çarşaflara sarınmış yapayalnız yatıyor. Yazık, dev bir Promete daha öldü öyle mi? Yüzüne bakamadım, belki ağlarım.
Tıpkı Vahdettin amcanın öldüğü güne benzeyen güneşli ama kuru soğuk bir gündü. Cenaze namazını evin iki sokak ötesindeki beton camide kıldık. Sonra onu ovanın ortasına, kaledeki Zeus tapınağını seyreden yeni belediye mezarlığına gömdük. Ne işe yarar bilmiyorum ama, toprağın arasında gözden kaybolurken Dedenin yaptığı gibi fatiha okuduğum bir tutam toprak serptim. Bir tutam toprak, bence bir demet çiçektir. Dönerken altmış yaşlarında biri koluma girdi,
- Ben Tevfik, babanın eski dostlarından, hatırladın mı?
Evet hatırladım. Belki de baba dostlarından geri kalan son Melami. Eve dönen cenaze otobüsüne birlikte bindik.
- Sizler çalışırken ben çocuktum. Sonra da gençlik heyecanları girdi araya, babamı dinleyemedim. Ama yanlış hatırlamıyorsam, sizler bugün söylenenlerden farklı şeyler söylüyordunuz.
- Çok farklı değil. Onların orası dediği yere, biz burası diyoruz hepsi o kadar. Bizim orası hakkında bilgimiz yoktur.
Son Melami’ye şeriatı sordum,
- Bu çok zor bir soru, o hem geniş hem zor bir şeydir. Bir toplumun içinde bulunduğu doğal koşullardan geleneklerine, kendi koyduğu kanunlardan temel dini hükümlere kadar her şey şeriat, yani insanı çevreleyen şartlardır.
- Peki ya namaz, oruç, hac ve şeriatın içindeki yerleri?
- Kuran açıkça sayı vermez ama, toplum okuyup dinlediklerinden İslam’ın beş, imanın altı şartı olduğunu çıkarıp kabullendiği için bizim de saygıyla karşılayıp kabullenmemiz gerekir. İslam, teslim olup itaat etmek demek değil mi? Ancak şu var ki, kişinin sadece namazı değil bütün ibadetleri kendi içindir, şahsidir. Allah’ın eşsiz varlığını kendi şeriat anlayışımızla sınırlamak doğru değildir.
Otobüs evin önünde durunca inip bahçeye girdik. Teyze acısını içine gömmüş, cenazeden dönenleri karşılıyor.
- Yolum uzak, ben içeri girmeden izin istesem olur mu?
- Olmaz, dedi. Sofra hazır, yemeğini ye de öyle git.
Doğru ya, unutmuşum. Ölenle ölünür mü, yemek yemeden olur mu? Evet, yiyelim ki yaşayalım. Yaşayalım ki, Allah’ın bizlerde yarattığı sureti de yaşasın. Amon rahipleri geliyor aklıma,
(Hayata doğru ayağa kalk ve yeniden doğ! Görüyorsun sen ölmedin ve hep genç olarak yeniden buradasın.)

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş