Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Yanlış bu kadarla kalsaydı ya! Ama hayır, kalmadı. Bilmediği şeyler için bilmiyorum demeyi küçüklük, Allah hakkında bilmediği şeyler söylemeyi marifet sayan birileri ölüme de bir şeyler yakıştırmaktan geri durmadılar. Antik Mısırlının hiç korkmadığı ölümü, kabir azabı ve zebaniler gibi masallarla doldurup güzelim yaşamı zindan, bir çoğumuzu hasta ettiler.
Şimdi sorun onlara,
“Biz, toprağın onlardan neleri eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz. Yanımızda o bilgileri koruyan bir kitap vardır. Kaf 50/4” ayetindeki kitap hangi kitaptır? Nedir öldüğümüz zaman toprağın bizden alıp götürdüğü? Bilmiyorlarsa söyleyin,
Gerçek kabir insanın kendisi, insansa dört duvarlı bir Kabe’dir. Biri beden, biri nefis, biri akıl ve biri ruh. Beden; etimiz kemiğimiz, nefis; arzu ve ihtiyaçlarımız, akılsa idrak ve düşüncemizdir. Öldüğümüz zaman üçü de paramparça olur, dağılır gider. Oysa ki her üçünün de ruh dediğimiz kendine ait bir ilmi vardır ve hiç ölmez, hiç yok olmaz. Hiç ölmeyen ruhumuz, beden nefis ve aklımızın âlemde bıraktığı bir sedadır. Ne kadar hoştu, ne kadar değil, yeniden dirildiğimizde belli olacak.
Öyle sanıyorum ki çok basit yerlerde çok büyük hatalar yapıyoruz. Neyse ki bilim bizim anlayışımıza göre değil de, varlığın kendi gerçeğine uygun olarak çalışıyor.
***
Evet, artık varlıktan ayrı bir Allah olmadığını biliyorum. Var olan Allah’ın şahdamarım kadar yakın olduğunu da biliyorum. Artık felsefenin en zor sorusunun cevaplandığını da biliyorum.
Ne var ki şimdi onun yerinde daha zor bir soru var. Şimdi felsefenin en zor sorusu, benim bunu başkalarına nasıl söyleyeceğimdir. Ve ben bu soruya cevap vermek istemiyorum.
Neden mi? Ya sözlerim kardeşimi olduğu gibi başkalarını da incitir, hayallerini yıkarsa? İnsanın incindiği bir yerde gerçeğin ne güzelliği kalır ki?
Ama hayır! Ben bu çalışmayı insanlara ahkam kesmek için değil, görünmez Allah’ı bulmak için yapmamış mıydım? Eğer bulduğum Allah herkesin inandığı gerçek Allah ise kimsenin hayali yıkılmayacaktır. Yok değilse, zaten bırak yıkılsın.
“Hak geldi, batıl zail oldu. İsra 17/81”
Ertesi gün ilk işim kardeşimi arayıp bilgi vermek oldu,
- Materyalizm haklıymış, Allah’ın maddeden ayrı bir bilinci yokmuş.
Büyük bir hayal kırıklığı içinde;
- Yazık, dedi.
- Ne o, yoksa haklı çıktığına sevinmedin mi?
- Hayır, mesele o değil. Desene gizli veya açık herşeyi bildiği sadece bir yalanmış. Desene kıyamet dediğin diriliş de, hesap günü de bir yalan.
- Hayır, yanlış anladın. Onun maddeden ayrı bir bilinci yoktur ama, ilmi vardır, bilgisi vardır. Onun ilmi varlığın ilmi, bilgisi biz insanların bilgisidir. Düşünsene, öldürülenin dahi göremediği en profesyonelce bir cinayetin bile şahidi vardır ve o şahit katilin kendi gözleridir. Ölenlerin yeniden diriltildiği kıyamet gününde onu kendi hatıraları ele verir. Kuran’ın şu ayetlerini hiç okumadın mı?
“ İnsan, sürekli kendine bakan keskin ve gizli bir bakış, kendi kendinin şahididir. Kıyamet 75/14”
“ O gün elleri ve gözleri kendi aleyhlerine şahitlik eder. Yasin 36/65”
“ Her insan, yaptıklarına karşılık bir rehindir. Müdessir 74/38, Tur 52/21”
- Anladım, bu haber diğerinden daha iyi.
- Biliyor musun Haz. İsa haklıymış. Gözünün önündeki kardeşini sevmeyen kimse görmediği Allah’ı sevemezmiş. Galiba aradığım Allah’ı senin için üzülürken buldum. Sanırım ruh ile dünya arasında bir ilgi var. Hem de yakın, şahdamarımız kadar yakın bir ilgi.
- Yoksa sen de Mansur gibi Ene’l Hak mı diyeceksin?

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş