- Hayır, dedim. Artık akıllandım. Ene’l Hak mı, bir daha asla! Bundan sonra sadece şöyle derim, Sen el Hak!
- Sahi sana sormak istediğim bir şey daha vardı. Hep merak etmişimdir, bu sonsuz evrenin sonu neresi, Allah ile ne ilgisi var? Düşündükçe aklım uzağa gidiyor, uzağa gittikçe beynim çatlayacak gibi oluyor, sonunu getiremiyorum.
- Haklısın, bunu ben de yaşamıştım. Ama sonra anladım ki, bizi bu şaşkınlığa düşüren şey, Allah’ı sürekli maddi bir varlık olarak görmek istememizdir. Oysa ki Allah âlemden ayrı maddi bir varlık değil, varlık ve yokluğun, zaman ve mekan içindeki sonsuz hareketinin ta kendisidir. Zaten varlıkla yokluk arka arkaya gelmeseydi sonsuzluk olur muydu? Evren ve ötesi, ister maddi varlıklarla dolu olsun ister yoklukla bomboş, bundan bize ne? Böyle bakınca, Allah kelimesinin yanında sonsuz bile nasıl küçülüp yok oluverdi gördün mü! Yunus’u hatırlasana;
“ Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim,
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni.”
***
Ah Kardeşim! Senin benim gibi okuyan insanların bile anlamakta zorlandığı şu gerçeği, okuyamayan garip halk nasıl anlar? Ebu Hüreyre’nin ne sakladığını ve niçin sakladığını artık anladım. Anladım ki marifet cansız bedenleri diriltmek değil, yaşayan ölüleri diriltmektir. Çünkü onlar kendi içlerindeki İsa dirilmedikçe asla dirilemezler.
“ Sen çıldırasıya istesen de onların çoğu inanmayacaktır. Yusuf 12/103 ”
“ Biz onların kalplerini ve kulaklarını mühürledik, gözlerinde de perde vardır, artık onlara işittiremezsin. Bakara 2/7” diyen Kuran’ın ne anlatmak istediğini şimdi daha iyi anlıyorum.
Haklısın Kardeşim, galiba bu hatıralar hiç sevilmeyecek ve hiç kimse okumayacak.
Hem neden okusunlar ki? Onlar Allah’ın görünen vekilleridir. Allah’ın bilgiye ihtiyacı olmadığı gibi onların da yok. Her şeyi herkesten iyi biliyor ve hiç kimseden hiçbir şey öğrenmek istemiyorlar. Onların istediği yaşamak ve en yukarıya çıkmaktır. Allah’ın arşı kaplayıp oturduğu gibi, onlar da arşa çıkıp oturmak istiyorlar.
Feurbach haklıymış. Din onlar için kendi nefislerini örtüp sakladıkları bir perde, arşa çıkıp tanrılaşmak için güç aldıkları bir teselliymiş.
Oysa ki yanılıyorlar. İçlerinde taşıdıkları bu tanrılık duygusunun kendi benlik şeytanlarının bir aldatması olduğunu bilmiyorlar.
Binlerce yıldır şeytanı, Adem’i ve Havva’yı suçluyor, Adem’in, Havva’nın ve aldatan şeytanın hep kendileri olduğu hiç akıllarına gelmiyor. Kendi kendilerini aldatıyorlar da, asla farkında olmuyorlar.
Evet yanılıyorlar, çünkü gerçek vekil insan değil insanlıktır. Allah’ın vekil ettiği insanlığa kul olmadıkça, Allah’a nasıl kul olabilirler?
Allah yarattığı âlemlerden müstağnidir diyorlar da, eminim ne söylediklerini kendileri de bilmiyorlar.
Allah kelimesini biliyorlar da içinde iki âlem olduğunu bilmiyorlar. Âlemin Lâm olduğunu biliyorlar da Lâm’ın ucundaki eğriliğin Nun, yani akıl olduğunu bilmiyorlar. Mim’in insan olduğunu biliyorlar da, Allah kelimesinin içinde Mim neden yok diye merak etmiyorlar. İnsanın secde etmesi gerektiğini söylüyorlar da, Mim insanın, ancak Nun aklın secdesinden sonra insan olduğunu bilmiyorlar.
***
İki insan; Biri doksan yaşında, biri kırk sekiz.
İki insan; Biri Dede, biri ben.
Ve yirmi üç yıldır süren bir dostluk.
Yıllar sonra hayretle fark ettim, biz bu kadar yıl nasıl dostluk edebilmişiz? Çünkü gerçekte biz aynı iki şey değil, birbirine zıt iki şeymişiz. Tıpkı bir besmele gibi. Dede besmelenin Rahman sıfatıymış, bense Rahim. Dede Rahmandan başka bir şey tanımazmış, bense Rahimden.
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin