Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Antik Mısır’ın İslam, İslam’ınsa insanlık tarihi kadar eski tek din olduğundan artık şüphem kalmadı. Varlık gerçeği, sanki Allah’ın birliğini ispatlamak istermişçesine birbirine zıt sonsuz ikilikler sergiliyor.
Neden ve nasıl olduğunu hâlâ anlamış değilim ama, hayretle görüyorum ki birileri sanki tanrı Zeus olarak doğmuş, sanki bir görünmeze inanmak için yaratılmışlar. Birçoğu din hakkında hiç bir şey bilmiyor, bilmek de istemiyorlar. Kutsal kitap deyip durduklarına bakmayın, aslında Kuran’ı da okumuyorlar. Secde onlar için felsefenin en kısa ve en güvenilir özetidir.
Ancak her şey zıddıyla var. Ben ve arkadaşlarım bir Prometeydik ve onlar gibi değildik. Biz bilinmezi değil bilineni, bâtını değil zâhiri sevdik. Hiç bilmediğimiz karanlıklara değil, sadece gerçeğe secde etmeyi sevdik ve gerçeği aradık.
Rahmanın karanlığına secde edenler bizi dinsizlikle itham ediyor ve Allahsız olmakla suçluyorlar. Hangi hakla?
Onlar secde etmekle övündükleri bu ilmi çalışarak mı elde etmişlerdir? Yoksa hepimizi yaratan yüce Allah onları cennete, bizi cehenneme atmak üzere onları kayırmış mıdır?
Elbette hayır! Cebrail hadisini, Dihye bin Halife ile konuşan Son Peygamberi hatırlayın göreceksiniz. Peygamber bu konuşmasında imanı bilgi olarak tanımlayıp ayırmakta, görülmeyen bir Allah’a inanmaya ise karşılıksız ihsan demektedir. Peki ama kullarından bazısına karşılıksız ihsan edip de bazısını mahrum bırakmak Allah’a yakışıyor mu?
Hayır. Gerçek şu ki, Allah katında kulları eşittir ve hepimize ihsan etmiştir. Zeusların görür gibi oldukları şey Rahman’ın görünmezliği, Prometelerin görür gibi olduğu şey ise Rahimin görünürlüğüdür. Ancak hem onlara hem bize verilen bu farklı sezgiler sadece karşılıksız birer ihsandır, iman değil. Bu karşılıksız ihsanın gereği ise, Rahmandakilerin Rahime, Rahimdekilerin de Rahmana boyun eğmeleridir. Allah’a iman dediğimiz bilgi, işte bu gayretlerimizin ardında saklanmaktadır.
Tanrı Zeus’ların din anlayışlarını hiç sevmemiştim ama, sonuçta onlar bir insandılar ve bu farklılık onları sevmeme engel olmamıştı. İyi ki de öyle yapmışım, şimdi görüyorum ki aradığım Allah bu ikiliğin ardındaki birlikte saklanmaktadır. Eskiden olsaydı, benim anlayışım doğru derdim. Artık öğrendim ki ikisi de doğrudur ve Hak denilen ilahi gerçek bu ikiliği kabul etmemi gerektiriyor.
Dedeyle yirmi üç yıl süren bu derin suskunluğumuzun nedenini şimdi anlıyorum. Eğer konuşsaymışız onun Rahmandan söyleyeceği her söze ben, benim Rahimden söyleyeceğim her söze o karşı çıkacakmış ve belki de Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bir şeyi ayırıp koparacakmışız. Ben Rahmana saygı göstermişim, Dede Rahime. Ben Rahmana doğru yürümeye çalışmışım, Dede Rahime.
***
Dede! Kuran ve hadisler hakkındaki anlayışımı neden duymak istemediğini şimdi anladım. Hiç dile getirmedin ama, Rahmanı senin anladığın gibi anlamadığımı galiba biliyordun. Haklıydın, ben senden farklıydım ve ancak tanıdığım Rahimi anlatabilirdim.
Namaz kılmadıkça olmaz derken de haklıydın. Çünkü halkın değerlendirme ölçüsü bilgi ve ahlakla değil, hiç bilmediği halde itaat ettiği ve başkalarını da itaat etmeye zorladığı şeriat iledir. Ama Allah için söyleyin, bu hak mıdır?
Bize namazın rükünleri dörttür derdiniz de, sonra ezberletirdiniz; Kıyam, kıraat, rüku ve sücud. Şimdi kıraatsiz namaz olur mu diye sorsalar olmaz dersiniz de, kıraatin okuyup bilgilenmek demek olduğunu söylemezsiniz.
Tekbir alırken başparmaklar kulak memesine değecek dersiniz de, bu hareketin firavunlara kadar uzanan bir ikilik bilgisini anlattığını bilmezsiniz.
Kıraat Kuran okumaktır dersiniz de, birisi kendi dilinde okumak istediğini söyleyince şaşırıp sakıncalarını anlatamazsınız.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş