“ Dünyanın bir yeri gündüzken başka bir yeri gece, bir yeri sabahken başka bir yeri akşamdır. Yer yuvarlağının bir tarafındaki ovalarda gün batıp karanlık basarken, öte yandaki ormanlarda tan yeri ağarmaya başlar.
Kültür tarihinde de aynı şeye tanık oluruz. Roma’da ve Bizans’ta eski çağ kültürünün ışığı sönmekteyken, Arap yarımadasında yeni bir kültür doğuyordu.
Arabistan’dan öteden beri kervanlar gelir geçerdi. Hindistan’dan gelen değerli taşlar ve baharat, Çin’den gelen ipekli kumaşlar ve Afrika sahillerinden alınan fildişi gemilerle yarımadanın güneyindeki Yemen’e getirilir, oradan da develere yüklenerek Mekke ve Yesrib (Medine) üzerinden Mısır, İran ve Roma’ya ulaştırılırdı. Yeryüzünde insanlarla birlikte eşyalar da dolaşıyordu. İpekli bir kumaş topu ya da bir çuval karabiber, bir İngiliz lordunun ya da bir Alman baronunun şatosuna ulaşıncaya kadar, oldukça uzun bir yol kat ederdi.
Çöl çok sıcak, yol ise pek uzun ve tehlikeliydi. Çölde dağınık yaşayan bedevi göçerlerin arasından emniyetle geçebilmek, özel anlaşmalar gerektirirdi. Bu zor iş, herkesin yapabileceği işlerden değildi. Yarımadanın ortasındaki kutsal şehir Mekke ise kervanlar için vazgeçilmez bir konaklama yeriydi. Arap tüccarlar burada ihtiyaçlarını giderip dinlenir, sonra Kabe’deki kutsal kara taşa tapınarak yollarına devam ederlerdi. Gökten düştüğüne inanılan bu kara taş, bütün Arap kabilelerince kutsaldı. Çünkü Arabistan çöllerinde insana yalnızca yıldızlarla taşlar yol gösterirdi ve yıldız gökten düşünce de tanrı sayılmaya başlanmıştı.
Mekke’ye yarımadanın her tarafından hacılar akın ederdi. Bedevi göçerler koyun, keçi ve deve sürüleriyle gelip, şehrin hisarları önünde beyaz çadırlar kurarlardı. Aslında, şehirliler ve çöl bedevileri birbirlerini pek sevmezlerdi ama, Mekke’de herkes kendini emniyette sayabilirdi.
Mekke’de kimse toprağı işlemez, zanaatla uğraşmazdı. Mekke bir ticaret şehriydi. Burada yıl on iki ay bayramdı. Bayramsa panayırsız olmazdı. Güneşli panayır yerleri kalabalık ve gürültülü olurdu. Bir yanda eşekler anırır, avaz avaz bağıran satıcıların sesine, yaylana yaylana geçen develerin çan sesleri karışırdı.
Panayırlardaki pazar yerlerinde alış veriş edilir, eğer işler iyi gitmezse, tanıdık bir zenginden birkaç Bizans dinarı ödünç alınabilirdi.
Dar sokaklardan, evlerin toprak sıvalı kerpiç duvarları arasından, hepsi birbirine benzeyen, beyaz entarili bir insan seli gelip geçerdi.
Mekke tüccarları zengin yaşarlardı. Hele altın sarrafları, hepsinden daha zengindi.
Serin çöl gecelerinde genellikle şarap içilir, saatler süren uzun sohbetlere dalınırdı. Dinden, felsefeden, efsanelerden söz edilirdi. Kimi evlerden ahenkli bir dans müziği duyulurken, kimi evlerde soylu kahramanlık şiirleri okunurdu.
İyi ama, kendilerini mutlu sayabilecek bu insanların yüzleri, bugünlerde neden böyle asıktı? Neden bir misafir tüccar, borç taksitinin ertelenmesinden ya da faizin azaltılmasından gün geçtikçe daha zor söz açabiliyordu?
Mekke için kötü günler gelmişti. Altın para Roma imparatorlarının elindeydi ve Roma çöküyordu. Doğuya giden kervan yollarını ise İranlılar tutuyordu. Arabistan kenarda kalmış, ticaret gittikçe daha çok bozuluyordu. Ak deniz günden güne daha bir ıssızlaşıyordu. Kuzeyden gelen kavimler İtalya’da yeni krallıklar kurmuşlar, uzak doğu ticareti İran ve Bizans üzerinden yapılır olmuştu.
Dünyanın sonu gelmişe benziyordu. Kervanlar uğramaz olunca, en zengin ticaret merkezleri bile söner, suyu çekilmiş çeşmeye dönerdi. Mermer sarayları kumlar basardı.
Mekke’ye de işte böyle bir tehlike çöküyordu. Pazar yerlerindeki şenlik susmuş, hamalların kervan sürücülerinin ve yoksulların homurtuları yükselir olmuştu.
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin