Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Zenginler faizle borç vererek henüz geçinebiliyorlardı ama, borçluların durumu oldukça ağırdı. Borç ilmiği boyunlarını sıktıkça sıkıyordu.
İnsanlar Kabe duvarına gömülü kutsal kara taşa gittikçe artan bir şevkle dua ediyor, ama taş susuyordu. Kervansaraylarda, yabancı tüccarların anlattıklarını can kulağıyla dinliyorlardı. Yabancı mallarla birlikte, yabancı inançlarda geliyordu. Museviler kurtarıcıdan, Hıristiyanlar Mesih’ten söz ediyorlardı. Panayır yerlerindeki mutsuz kalabalıkların içinde, artık kahinler ve peygamberler dolaşır olmuştu. Bunlardan birinin adı da, Muhammet’ti.” 1
Yukarıdaki satırlar bilimsel materyalist görüşü savunan iki Sovyet yazarındı. Kimilerinin pek hoşuna gitmemiş olabilir, ancak anlatılanlar doğrudur. Son Peygamber böyle bir şehirde ve gerçekten böyle bir zamanda doğdu.
610 yılı civarında evli, dört çocuklu ve kırk yaşlarında iken, bir gün çevresindekilere bazı şeyler anlatmaya başlar. Allah’tan, peygamberlerden ve dinden söz etmekte, kendisinin de peygamber olduğunu iddia etmektedir. Mekkeliler önce aldırmazlar, bu çok eskiden beri alışık oldukları bir manzaradır. Ne var ki bazıları ona gerçekten inanırlar ve üç yıl içinde otuz, kırk kişi olurlar. Kendilerini Müslüman olarak isimlendiren bu insanlar gün geçtikçe artmaya başlamıştır, özellikle de fakirler, köleler, kimsesizler.
Yoksa bu Muhammet’in başını çektiği bir sınıf hareketi, ekonomik ve sosyal düzene karşı bir başkaldırı mı?
Öyle değilse bile, Muhammet herkesin inandığı değerleri niçin ve ne hakla eleştiriyor! Yoksa sivrilmek ve öne çıkmak mı istiyor? Hayır, buna izin verilemez. Artık tedbir almak ve haddini bildirmek gerekir.
Mekke’nin ileri gelenleri yavaş yavaş Muhammet’i uyarmaya başlarlar.
İşte bu tartışmanın sürdüğü o günlerden birinde, birileri kendisi için “Ebter” derler. Ebter Arap dilinde soyu kesik demektir. Gerçekten dört kızı vardır ama, Abdullah, Tahir ve Kâsım adındaki üç oğlu çok yaşamamıştır. Çoğu yerde olduğu gibi Araplarda da mal mülk, soy sop ile övünülürmüş ve bu sözü bir aşağılama, bir hakaret olmak üzere söylemişlerdir. Muhammet üzülür. Bir süre sonra çıkar ve bunu söyleyenlere Allah’ın şöyle dediğini iletir;
“ Şüphesiz sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabb’in için namaz kıl, kurban kes. Asıl soyu kesilecek olan, sana kin tutan kimsedir. Kevser 108/1-3”
Kevser sonsuz çokluk, çeşitlilik, bereket ve hayır demekmiş. Bu nedenle Türkçe çevirilerde surenin ilk ayeti, “ Ey Muhammet! Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir.” şeklinde tercüme edilir.
Bir insan düşünün ki, doğmadan babasını, altı yaşında annesini, sonra da dedesini arka arkaya kaybetmiş, sanki gurbette yaşarmış gibi bir çocukluk geçirmiştir. Sonra evlenip üç çocuğunun acısını daha yaşamış, karısının, kızlarının ve yakın arkadaşlarının acılarını göreceği günler de ilerdeki yıllarda onu beklemektedir. Dövülmekte, sövülmekte ve sürülmektedir. Kısacası, Peygamberin sıkıntı ve acılarla dolu bir ömür sürdüğü meydandadır. Buna rağmen o hâlâ şükretmekte, Allah da ona “Doğrusu sana pek çok nimet vermişizdir.” diye hitap etmektedir.
Garip değil mi? Bu ne biçim bir nimet?
Nedir Allah’ın Peygamberine verdiği bu Kevser?
Son Peygamber Kevser’i şöyle anlatıyor,
“ - Her iki sahilinde inciden kubbeli içi boş saraylar olan bir ırmağa götürüldüm. Cebrail’e, - Bu nedir diye sordum. O da, - İşte bu Kevser’dir, diye cevap verdi.” 2
Vefatından sonraki günlerden birinde ise eşi Haz. Ayşe şöyle anlatıyordu,
“ Kevser, peygamberinize hediye edilen muazzam bir ırmaktır. Onun iki yakasında içi boş saraylar vardır ve kubbeleri halis incidendir. Bu kutsal nehrin bardakları da yıldızlar kadar çoktur.” 3
***
Irmak, saraylar ve yıldızlar kadar çok bardak! Ne demek bunlar? Bardaklar neden bu kadar çok?

Sayfalar: 1 2 3 4

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş