- Ey karıncalar kaçın, yuvalarınıza girin. Kaçın ki, Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesin, dedi. Süleyman onun bu sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki;
- Ey Rabbim! Bana, verdiğin nimetlere şükretmeyi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmayı nasip eyle. Beni, rahmetinle iyi kullarının arasına kat.
Sonra kuşları gözden geçirdi ve sordu;
- Hüdhüd’ü niçin göremiyorum, yoksa bizi terk edip kayıplara mı karıştı? Umarım geçerli bir mazereti vardır, yoksa canını yakarım!
Çok geçmeden Hüdhüd gelip şöyle dedi;
- Bilmediğin bir şeyi öğrendim ve Sebe şehrinden önemli haberler getirdim. Sebe şehrine hükmeden bir kadınla karşılaştım. Büyük bir tahtın üzerinde oturuyor ve çok güçlü! Onun ve kavminin Allah’a değil, güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara bazı şeyleri doğru göstermiş de, bazı şeyleri gizlemiş. Bunun için gerçeği bulamıyorlar. Şeytan özellikle böyle yapıyor ki, göklerde ve yerde her şeyi bilip açığa çıkaran Allah’ı bilmesinler. Halbuki Arş’ın sahibi Allah’tan başka tanrı yoktur.
Süleyman Hüdhüd’e dedi ki;
- Doğru mu söyledin yalan mı, göreceğiz. Şu mektubumu götürüp kendilerine ver, sonra da biraz bekleyip sonuçtan haber getir.
Mektubu alan Sebe melikesi vezirlerine şöyle dedi;
- Beyler! Bana çok önemli bir mektup gönderildi. Mektup Süleyman’dan. Rahman ve Rahim olan Allah adıyla başlamakta, karşı koymadan teslim olmamızı istemektedir. Ne dersiniz? Bilirsiniz size danışmadan karar vermem. Onlar şöyle dediler;
- Biz çok güçlüyüz ve savaşta üstümüze yoktur. Buyruk senindir, neyi uygun görürsen biz hazırız! Melike;
- Savaşlar ülkelerin çökmesine, mutlu bir halkın perişan olmasına neden olur. Bu savaşta da böyle olacaktır, dedi. Şimdi onlara hediyelerle birlikte bir elçi gönderelim de, görelim niyetleri ne imiş?
Elçiler hediyelerle gelince Süleyman şöyle dedi;
- Siz bana dünyayı mı teklif ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği sizin verdiğinizden daha iyidir. Hediyelerinizle yine siz kendiniz sevinirsiniz. Ey elçi! İyi bilsinler ki asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, hor hakir bir halde sürer çıkarırız! Sonra vezirlerine dedi ki;
- Beyler! Onlar teslim olmadan önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? Bir cin;
- Eminim ki sen tahtından kalkmadan onu sana getirebilirim, dedi. Kendisine ilim verilmiş bir kimse ise;
- Ben onu sana, bir göz açıp kapama arasında getiririm, dedi. Süleyman melikenin tahtını kendi tahtının yanında görünce şöyle dedi;
- Bu Rabb’imin bir lütfüdür ve şimdi beni şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü, sınıyor. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, bilsin ki Rabb’im kimsenin şükrüne muhtaç değildir. Devamla dedi ki;
- Onun tahtını değiştirin, bakalım tanıyabilecek mi? Melike gelince;
- Nasıl, bu taht seninkine benziyor mu? denildi. O şöyle cevap verdi;
- Tıpkı odur! Ve devam etti;
- Esasen biz Allah’ın bu sıfatlarını önceden öğrenmiş ve inanmıştık.
Melikeyi gerçeğe ulaşmaktan halkın eksik inançları alıkoymuştu. Sonra ona, köşke gir denildi. Melike içeri girince suya girdiğini sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman ona;
- Yanıldın, dedi. Bu su değil, camdan yapılmış şeffaf bir zemindi. Melike o zaman dedi ki;
- Rabb’im! Gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber, âlemlerin Rabb’i olan Allah’a teslim oldum. Neml 27/15 ”
Ayetleri tamamlayınca sustum. Şeytan ellerimin arasında diz çökmüş, aşağıdan göz ucuyla beni süzüyor. Eminim aklından yine bir şeytanlık geçiyordur;
- Ben bir şey anlamadım, dedi. Yok karıncalar kuşlar konuşuyormuş, koskocaman tahtlar uçuşuyormuş. Boş versene, bunlar hikaye.
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin