Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

gerekiyormuş ve oruç tutamayacağı için çok üzüntülü. Ona gitmiş ve şöyle demiş; Sen ilaçlarını al, oruçlarını ben tutacağım. Gerçekten bütün ramazanı onun için tuttu.
Avukatın hikayesini dinlerken, çok derinlerden başka bir hikaye geliyor aklıma. Son Peygamberin anlattığı başka bir hikaye. Eniştenin gözlerine bakıyorum, yoksa Cebrail bana Zeyd’in yanına gitmemi mi söylüyor?
Evet, iyi fikir. Allah bir yana, neredeyse Peygamberi bile göremediğim bu karanlıkta gidebileceğim tek yer kaldı. Zeyd bin Amr bin Nüfeyl! Son Peygamberin henüz peygamber olduğunu söylemediği gençlik günlerinde yaşayan bir adam. Tek kişilik bir ordu!
Gece geç vakit kitaplarıma kapandım.
***
“Roma imparatorluğu parçalanmış, altın para daha doğudaki Bizans imparatorlarının eline geçmişti. Artık ticaret, doğuya giden kervan yollarını tutan İran üzerinden yapılır olmuştu. Arabistan kenarda kalmış, Mekke için kötü zamanlar gelmişti.
Fakir ve çaresiz insanlar Kabe duvarına gömülü kutsal kara taşa gittikçe artan bir şevkle dua ediyor, ama taş susuyordu. Kervansaraylarda yabancı tüccarların anlattıklarını can kulağıyla dinliyorlardı. Yabancı mallarla birlikte, yabancı inançlarda geliyordu. Museviler kurtarıcıdan, Hıristiyanlar Mesih’ten söz ediyorlardı. Panayır yerlerindeki mutsuz kalabalıkların içinde artık kahinler, peygamberler dolaşır olmuştu ve bunlardan birinin adı da, Muhammet’ti.” 3
Bir Müslüman için yukarıdaki satırlar dinsiz kafirlerin iftirasıdır. Bir Yahudi ya da Hıristiyan ise yazılanların doğru olduğunu, Muhammet’in de bu sahte peygamberlerden biri olduğunu düşünmektedir.
Din anlayışlarının farklı olduğunu biliyorum ama, insanın bu kadar önemli bir konuda bu kadar farklı kutuplarda olması garip değil mi? Farklı bakış açılarından farklı görünüyor olsa da her gerçeğin aslı bir değil mi?
Yoksa Müslümanları kızdıran, Son Peygamberi panayır yerlerinde dolaşan sahte peygamberlerle aynı kefeye koyan bu satırlar yalan mıdır?
Müslümanlar kızmasın ama Tarih yalan olmadığını söylüyor. Hâttâ bırakın Tarihi, bunun yalan olmadığını söyleyen Peygamber bizzat kendisidir. Toplum yaşayan canlı bir organizma gibi doğurmak üzeredir ve gerçekten panayır yerlerindeki peygamber bolluğu bu doğumun habercisidir.
Arap toplumu kendisini aşağılayan Yahudilik ve Hıristiyanlığı kabullenememiş çaresizlik içinde kıvranmakta, biraz aklı erenlerse yollara düşmüş gerçeği aramaktadır. Aradıkları, Haz. İbrahim günlerinden kaldığı söylenen eski bir gerçektir. O günlerde aranan bu gerçeğin adına haniflik, arayanlara ise muvahhit denirmiş.
“ İbn-i İshak’ın anlattığına göre, Peygamber zamanında yaşayan dört kişi bu muvahhitlerin en önemli olanlarıdır ve tarihte dört hanifler olarak bilinirler. Bunlardan birincisi daha sonraları Peygamberin düşüncelerine de destek verecek olan Varaka bin Nevfel, ikincisi Peygamberin gençliğinde bir süre dostluk ettiği Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, üçüncüsü Ubeydullah bin Cahş ve dördüncüsü de Osman bin Huveyris’dir.
Bu dört arkadaş Kabe’nin çevresinde yaşanan garipliklere sırt çevirmiş şöyle diyorlardı,
- Bunlar sapıtmış, neye inandıklarını ve ne yaptıklarını bilmiyorlar. Biz gerçek bir dini arayıp bulmalıyız.
Böylece bu dört arkadaş Kudüs ve Şam taraflarına doğru dağılıp gerçeği aramaya gittiler.
Varaka bin Nevfel, Peygamberin ilk eşi Haz. Hatice’nin uzaktan akrabasıdır. Bu arayışın sonunda Hıristiyanlık dinini kabul etti. Tevrat ve İncil üzerinde epeyce çalıştıktan sonra Arapça’ya çevirilerini yaptı. Mekke’de dinler tarihi üzerindeki geniş bilgisiyle tanınırdı. Nitekim Peygamberin söz ettiği vahiy meleğinin kutsal Cebrail olduğunu söyleyen ve sözlerini ilk tasdik eden de odur. O sıralarda oldukça yaşlıydı ve dört yıl sonra öldü.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş