Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Dede! Yoksa beni bu kör karanlıklara bilerek ve bunun için mi attın?
***
Temmuz 1999. Uzaklardan bir haber geldi, Yaşar amca hastaymış. Hanıma açtım, gidip ilk hocamı görsek iyi olmaz mı? Hem görüp geçmiş olsun deriz, hem de yapayalnız kaldığım şu günlerde belki yıllar önce verdiği gibi bir teselli daha verir.
Sabah erken çıktığımız yolu sıcak bir ikindi vakti bitirip kasabaya girdik. Her yer ne kadar değişmiş. Anladım, sormazsam bulamayacağım. Sokağı ve evi ancak gösterdikleri zaman hatırladım. Kapının önünde küçük bir çocuk. Arabadan inip sordum, torunu. Kendisi içerdeymiş. Beyaz badanalı briket duvarla çevrili bahçenin tahta kapısından girdik. Beton patikanın sonunda bir asma çardağı ve asmanın gölgesinde iki büklüm oturan bembeyaz saçlı küçücük bir adam. Bu Yaşar amca mı? Evet, Yaşar amca. Aradan yirmi yıl geçtiğini unutmuşum.
Önce tanımadı. Babamı hatırlattım, birden gözleri parlayıp boynuma sarıldı. Dostluklar ne güzel! Görüşülemese ve yıllar geçse bile.
Vakit dar ve o gece dönmek düşüncesindeydim, salmadı. İşimden gücümden başlayıp çocuklara uzanan bir hal hatırdan sonra sordu,
- Sen nelerle meşgulsün, sadece dünya işi mi?
Hayır deyip ona Dedeyi anlattım ve sonra ben sordum;
- Ya siz, eskiden olduğu gibi sohbet arkadaşlarınız var mı?
Üzüntüyle başını salladı,
- Eski dostların çoğu ya öldü, ya da başka yerlere gitti. Başka şehirlerde görüştüğüm birkaç dostum var, burada yok. Beni burada sevmezler. Ara sıra kahveye çıkıyorum, konuşuyoruz. Söylediklerim işlerine gelmiyor. Geçen yaz bizim malum hocalardan biriyle kahvede karşılaştım. Baktım cennetten söz ediyor, huriler şaraplar. Ne söylediğinin kendi de farkında değil. Dayanamayıp birkaç cümle eklemek için izin istedim. Sonra başladım anlatmaya,
Adamın biri cennette. Hocamın dediği gibi nimetler sayısız, anlatılır gibi değil. Elbette bu nimetlerin arasında huriler de var. Sarışın, esmer, hiç birine insan eli değmemiş. Hepsi adama âşık! Biri diyor ki benim, diğeri diyor ki hayır benim. Kızlarda bir işve, bir naz. Adam elindeki kadehten bir yudum alıyor, oh! Oradaki içki buradakiler gibi sarhoş etmiyor. Derken kızlar dört bir yandan yavaşça adama sokuluyor. Hayır, hemen teslim olmak olmaz, tadını çıkarmak lazım. Nasıl olsa gözlerden ırak ve bahçeler büyük. Adam çalıların ardına kaçıyor, maksadı kızları orada kıstırmak.
Hoca dahil masada oturanların hepsi ağızları açık dinliyor. Sanırsın televizyonda gece filmi izliyorlar. Devam ediyorum,
O çalı senin bu çalı benim oynaşırken inci köşkten epey uzaklaşmışlar. Derken bir bakıyorlar, karşı çalılarda başka bir kovalamaca. Yaklaşıyorlar, bir kadın ve peşinde kovalayan genç erkekler. Adam göz ucuyla kaçan kadına bakıyor, o da ne? Bu kadın dünyadaki kendi karısı değil mi? Ulan karı, senin ne işin var burada? Kadın cevap veriyor, Allah benim de Rabb’im değil miydi, ben de ona kul değil miydim? Gördüğün gibi, beni de cennetlik etti.
Birden bire somurtup sustular. Ne hâle geldiklerini düşünebiliyor musun? Bunlar kendi kafalarında bir din oluşturmuşlar ve ona inanıyorlar. Kendi kafalarında bir erkek cenneti yaratmışlar, haktan haberleri yok. Allah’ın insanı insan olarak sevdiğini, kadın erkek olarak ayırmadığını asla kabul etmek istemiyorlar. Bunlar beni sevmezler. Onlara gücenmiyorum, aslında beni kimse sevmez, hâttâ kendi evlatlarım bile. Hatırlarsın, büyük olan yıllar önce terk edip gitmişti. Otuz yıldır ya beş defa gördüm, ya altı. Ne arar, ne sorar. Şimdi de küçük isyan ediyor, geçinemiyoruz. İnsanlar kitabın hepsini değil, işlerine gelen kısımlarını dinlemek istiyor.
Akşam yemeğini bahçede, çardağın altına kurulan bir yer sofrasında yedik ve o gece sabah dörde kadar uyumadık. O geceden aklımda iki cümle kalmış. Yaşar amcanın hüzünlü yalnızlığında söylediği iki cümle.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş