Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Ülkelerimiz birbirinden uzaklarda ve dillerimiz birbirinden farklı olsa da, materyalizmin dediği gibi yeryüzünden gelip geçen kültürlerin birbirinden tamamen ilgisiz olabileceklerine inanamam ve Livraga’nın cümleleri benim için yeni bir ilham kaynağıdır.
( Ne mutlu Teb’de yaşayana, ne mutlu Teb’de ölene!)
Ne anlatıyor bu eski Tebai duası? Nedir Teb?
Kaybolan her nesnenin kaybolduğu yerde arandığını, iki denizin birleştiği yeri ararken öğrenmiştik. Herhalde Mısır’dan çok uzaklarda olmamalı. Nerede olabilir? İbranice mi, Arapça mı? Livraga, şehre sonradan yerleşen Luksor halkının Arap kökenli olduklarını söylediğine göre Arapça olabilir. Esasen eski Yunanlıların Egypt adını verdikleri ve ecip olarak okunan kelimeyi de, Türkçe’ye Arapça’dan girmiş olan acip, acayip kelimelerine çok benzetmiştim. Şimdi size Arapça sözlükten birkaç kelime aktarıyorum,
Teb: Sıcaklık, hararet.
Teba: Tâbi olma, uyma.
Teb’a: Tâbi olanlar, bir kimsenin veya bir devletin emri altında olanlar.
Tebai: Tek başına değil başkasına tâbi olarak davranan, gerçek maksadından başka görünen.
Bu eski Mısır duasını, bu kelimelerle şimdi bir daha okumak ister misiniz?
“ Ne mutlu kulluk anlayışında olana, ne mutlu bu anlayış içinde yaşayıp ölene! ”
Livraga’nın sözlerine katılıyorum. Teb sadece fiziksel bir mekan değil, bir bilinç hâlidir. Teb’de, göğsünde tek bir gözü olan insanlar gördüğünü söyleyen tarihçi Heredot’un masallardan söz etmediğini anlamak şimdi daha kolay değil mi? Göğsümüzdeki o tek göz, kalp gözümüzdür. İnsan sevgisiyle tüm hırslarından arınmış, adeta hiç olmuş tertemiz bir kalptir. O kalp daha doğuda nirvanadır.
***
Düşünüyorum, köyde gaz lambasının solgun sarı ışıkları altında, babamın eski gazetelerini okumaya başladığım günden bu yana kırk yıl geçmiş. Zaman ne çabuk geçiyor. Yoksa bir rüya mı gördüm? Belki de geçici bir duygudur ama, artık okumaktan yorulduğumu hissediyorum. Çünkü sonu yok! Çünkü artık biliyorum ki,
“ Her bilginin üstünde, muhakkak başka bir bilgi vardır. Yusuf 12/76”
Kuran’ın artık ezberlediğim başka bir ayeti geliyor aklıma,
“ Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Zümer 39/9”
Evet doğruymuş ama, yıllardır nasıl yanlış anlamışım. Yunus Emre ne kadar haklıymış,
“ İlim; ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
Ya sen kendin bilmezsin, bu nice okumaktır?”
Geç de olsa anladım ki en büyük bilgi kendini bilmektir. Kendini bilmekse, kim olduğunu ve kime kulluk ettiğini bilmek demektir. Kim Allah’ın halifesi olarak tanrı gibi olduğunun farkına varırsa, işte o kimse gerçekte kul olduğunu da fark etmiş demektir. Kul olduğunu bilense Rabb’ini bilmiş demektir. Bundan daha büyük bir bilgi var mı? Bundan daha fazlasını bilen var mı?
Şimdi tek istediğim tâbi olmak, göğsünde sadece bir gözü olan eski Tebai’liler gibi boş, bomboş olmaktır!
***
Hayır, hayır! Siz bana bakmayın. Yorulmuş olmalıyım. Siz en iyisi Tutankhamon’dan duyduğumu zannettiğim şu güzel sözlere kulak verin,
“ Ey İnsanoğlu! Kat kat bulduğunuz tabutlarım kuru bir süs değil, size ulaştırmaya çalıştığım bir haber, bir müjdedir. Aradığınız şey, gördüğünüz şeyden ayrı değildir. Amon, Ra ile iç içedir. Hem görünür, hem görünmez. Maskımda gördüğünüz yüz sadece benim yüzüm değil, sizin de yüzünüzdür. O insanlığın yüzüdür. Ölümün gerçek olduğunu biliyorum ama, bildiğim bir şey daha var. Siz yaşadığınız sürece ben bir gün dirilirim. Evren ve siz yok olmadıkça, gelecek bir günde mutlaka buluşuruz ve inanın artık hiçbir şey asla yok olacak değildir.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş