İ.Ö. 1650-1085 arasındaki 17 ve 20. hanedanlar dönemi, çok önemli firavunların hüküm sürdüğü bir dönemdir. Hiksos istilasını sona erdiren Ahmosis, yeni imparatorluğu kuran Amenofis, kaybedilmiş toprakları geri kazanan Tutmosis’ler, Haçepsut, Akhenaton, Tutankhamon, Hüremheb ve Kadeş savaşı ile tanınan 2. Ramses bu dönemin en tanınmış isimleridir.
20. hanedanın sonlarına doğru imparatorluk adeta bir ortaçağ karanlığına gömülmektedir. Amon’un rahipleri eski öğretileri saklamanın ve mumyaları yağmadan kurtarmanın telaşı içindedir. Mısır’ın kaderi sona yaklaşmaktadır.
21 ve 30. hanedanların iktidarda bulunduğu İ.Ö 1085-322 arasında Mısır yıkıntı halindedir. Libyalı ve Habeş ailelerin hüküm sürdüğü bu dönemde Babil ile girişilen büyük bir savaş kaybedilmiş, Pers imparatoru Darius’un vesayeti altına girilmiştir. Tapınaklar kütüphaneler tahrip edilmiş, Amon müritlerinin sayısı azalmış, dinsel hiyerogliflerin doğru okunuşu unutulur olmuştur.
Otuzuncu hanedan döneminde, Makedonya kralı Büyük İskender’in dehşetinden Mısır da nasibini alır. İskender Amon’un oğlu olarak Mısır’da yeniden hayat bulduğunu söylese de artık Mısır çökmekte, Yunan egemenliği altındaki İskenderiye’de yeni bir şehir, yeni bir kültür doğmaktadır.
İ.Ö 30 yılında nihayet beklenen an gelir. Mısır’ın son firavunu kraliçe Kleopatra ve düşman güçlü Roma İmparatorluğudur. Ne var ki tüm çabalarına ve hâttâ fedakarlığına rağmen, Mısır’ı artık kraliçe Kleopatra da kurtaramayacaktır. Aktium savaşında Octavianus’a yenilen son kadın firavun, zehirli bir yılana kendini sokturarak intihar eder.
Roma, Bizans ve Arap egemenliğinin hakim olduğu sonraki yıllarda ise, Menes’le başlayan büyük rüya süratle kumlara gömülmekte, Teb tapınakları kiliseler ve camiler için taş ocağı gibi kullanılmaktadır.
Ya Mısır halkı? Roma egemenliği altında önce yüzlerce dinsel ve siyasal mezhebe ayrıldılar. Bizans döneminde Hıristiyanlığı kabul etmeye zorlandılar. Etmeyenler ya taşa tutuldular ya da ülke dışına sürüldüler. Halife Ömer zamanında ise büyük bir çoğunlukla İslam oldular.
***
Bugün bizler, bir zamanlar yaşayan bir toplumun cansız kalıntılarını seyretmekteyiz. Oysa 90.000 kadar nüfusa sahip olduğu sanılan Teb’deki yaşam o günlerde oldukça hareketliydi.
Ancak büyük bir kent olmasına rağmen, halk arasında önemli sayılacak çatışma ve düşmanlıklar yaşanmazdı. Hem doğal, hem de kolay uygulanabilir bir disiplin sayesinde öyle ahenkli bir düzen sağlanıyordu ki, hırsızlık veya cinayet gibi hadiseler istisna olmaktan öteye geçemiyordu.
Teb’liler yetenekli, neşeli ve karmaşık olmayan insanlardı. Acı ve kederlerini bile büyük bir açık yüreklilikle ifade ederler, birbirleri hakkında kötü niyet taşımazlardı. Bilgiçlik taslamak veya bir başkasını eleştirmek gibi davranışlar olağandışı, hâttâ gülünç bir cehalet olarak addedilirdi.
Onlar için yaşam ve ölüm de bugün anladığımız manada değildi. Ölen bir yakınları için duydukları üzüntü, çok uzun bir yolculuğa çıkan sevgilinin ardından duyulan acıdan daha büyük değildi. Tanrıların dünyayı en güzel biçimde yaratmış ve koruyor olduklarından hiç şüphe etmezlerdi.
Çoğu kimse, tapınak ve piramitlerin acımasızca çalıştırılan köleler tarafından yapıldığını zanneder. Gerçi şehir dışındaki ocaklarda çalışmaya mahkum edilmiş az sayıda köle yok değildi ama, onlar da çoğu kere affedilip ülkelerine geri gönderilirlerdi. Bir tapınağın ya da piramidin yapımında asıl çalışan Teb’lilerdi. Bu işi bir Hıristiyan’ın katedral, yada bir Müslüman’ın cami yapımında çalışması gibi kutsal bir iş olarak yaparlardı.
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17
Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin