Mürit Kefer

Mürit Kefer’in Hatıra Defteri

Şimdi beş bin yıl önceki Mısır’a gidecek ve firavun Tutankhamon’un hazinelerini arayacağım. Gerçi 1922’de İngiliz Carnarvon ve Carter’ın buldukları söyleniyor ama, bana sorarsanız asıl büyük hazineyi bulamamış görünüyorlar.
***

Gökte ararken yerde bulmak diye buna derler. Birkaç gün sonra telefon çaldı, açtım. Yeni Yüksek tepe kültür derneğinden arıyorlar. Antik Mısırla ilgili bir seminer düzenlemişler ve cuma akşamı başlıyormuş, katılmak isteyip istemediğimi soruyorlar. Adresi aldım, istemez miyim?
O akşam kapıyı genç bir delikanlı açıp, hoş geldiniz dedi.Oldukça büyük, tertemiz bir daire. Açık renkli, sade bir zevkle döşenmiş. İçerde kızlı erkekli genç insanlar dolaşıyor. Çok çok yirmi, otuz yaşlarında görünüyorlar. En yaşlıları ben olmalıyım. Bakınırken, gülümseyen genç bir kız elini uzatıp hoş geldiniz dedi. Her halde birine benzetmiş olmalı, belli etmeden hoş bulduk dedim. Az sonra başka bir genç kız, gülümseyen bir yüzle biraz uzakta başıyla selam veriyor. Bana mı? Gayri ihtiyari arkama baktım, evet bana! Ben de onu selamladım. Anladım, burada alışık olmadığım bir şey var. Holde şaşkın dururken genç bir delikanlı elini uzattı,
- Hoş geldiniz, Mısır semineri için mi gelmiştiniz?
- Evet!
- On dakika sonra başlarız. Bu arada isterseniz mutfakta çay var.
- Olur, dedim.
Mutfakta beş altı genç küçük kanepelere oturmuş çay içiyorlar. Tezgahta hizmet eden genç kızdan çayımı alıp bir köşeye iliştim. Rahatsız etmemeye çalışarak göz ucuyla gençlere bakıyorum, çok sakin bir yüzleri var. Yüzü bana dönük olan bir kaçı kendilerine baktığımı görünce bana tebessüm ettiler. Terlemeye başladığımı hissedince anladım, galiba biraz tedirgin olmuşum. Bu genç insanların arasında kendimi çok ilkel hissediyorum.
Çayımı bitirip koridora çıktım. Duvarlarda eski Mısırla ilgili birkaç tablo var, onlara bakıyorum. Yanımdan geçen bir delikanlı iyi akşamlar diledi. Sonra biri daha, dikkat ettim az önce bana hoş geldiniz diyen genç kız. Yanımdan geçerken, nasılsınız dedi. Sağ olun, dedim. Az sonra aynı genç kız koridorun sonundaki odadan çıktı dönüyor, geçerken yüzüme bakıp yine gülümsedi. Genç olsaydım herhalde bana ilgi duyduğunu zannederdim. Ama öyle olmadığını biliyorum, bu başka bir şey olmalı!
Az sonra toplantı başladı. Sekiz on kişiyiz. Girerken dikkat ettim, kapının üzerinde Eflatun yazıyor. Karşı odanın adı, İbn-i Arabi. Sordum bizim Arabi, Muhiddin-i Arabi.
Karşımızda otuz yaşlarında bir genç, hepimize hoş geldiniz dedikten sonra kendini tanıttı. Dört hafta sürecek seminerde bize o bilgi verecekmiş. İki saat boyunca bir yandan sohbeti, bir yandan onu izliyorum. Sanki sinirleri alınmış, ben duygusu yok edilmiş. Öylesine sakin, öylesine saygılı, öylesine sevgi dolu. Çok bilgili olmasına rağmen bir o kadar da alçak gönüllü.
Geç vakit eve dönerken hâlâ şaşkınım. Ben mi bir masal ülkesine gittim, yoksa bu insanlar mı uzaydan geldiler? İster istemez aklımdan şöyle geçiyor, tüm insanlık inkar edecek olsa bile, Allah şu bir avuç genç insanla yeni bir din yaratacak gibi görünüyor.
***
Birkaç gün sonra Dedeye uğradım,
- Epeydir yoktun, dedi.
Ona Mısır merakımı ve Yüksek tepeli gençleri anlattım. Sıcak yüzlerini, içten selamlaşmalarını. Dede,
- Evet, dedi. Bu Peygamberimizin de ahlakıdır.
Güzel olanı sahiplenmek ne kadar kolay değil mi! Sustum, Dedeye cevap vermedim. Veremedim, veremem! Ama itiraf etmeliyim ki içimde fırtınalar kopuyor.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17

Bu Yazıyı Paylaşın | Bu yazıyı yazdırın | PDF olarak kaydedin

Kapat
E-posta ile paylaş